"Salgın belli bir ölçüde kontrol altına alındıktan sonra sence global dünyayı ve bizi nasıl bir düzen bekliyor, ekonomide ve uluslar arası düzende nasıl yeni bir düzen olur?
Selamlar
Uzun süredir ağaç ev sohbetlerine katılamamıştım. Sevgili Deep, üzerimden ataleti atmam için beni yeniden teşvik etti sağ olsun. Malum tüm etkileri henüz online! olan bir salgınla mücadele halindeyiz. Bu süreçte konuya tam vakıf olup, tedbir alanlar, konuyu hiç anlamayanlar. Anlamadığı halde denileni yapıp kurallara tam uyanlar. Ama anlamadığı için, her konuda olduğu gibi bu konuya da "boşveeeeerrrrrrr" moduyla yaklaşıp, kural tanımayanlar, derken bir dolu insan tutumunu gözleyebiliyoruz. Bunlar gayet normal. İnsan Yaradanına isyan eden bir varlık, kalmış ki kuluna her şekilde itaat etsin!!! Tabi kural tanımazlar insanın canını sıkıyor, riskin büyüdüğünü görmek üzücü, ama dediğim gibi bunlar normal. Çünkü muhatabın insanken, göze alman gereken risklerden biridir, bu serkeşlik.
Ama bizim bugün konumuz, salgın sonrası...
Bir kere şöyle bir durum yok. Biz evde oturacağız ve bu virüs yok olacak. Bu algı yanlış. Bu virüs, biz bir asır bile evde kalsak, var olmaya devam edebilir. Şu an evde kalmamızın tek nedeni; bu kadar hızlı yayılan bir virüs, teması azaltmazsak, sağlık sisteminin baş edemeyeceği kadar hızla bulaşırsa, hayatlarımız korku filmine dönüşebilir. Bu virüs bir şekilde bulaşacak zaten. Bu bulaşı kontrol altına alabilmek, yani sitemi çökertmeden, hayatlarımızı kabusa döndürmeden, toplumsal bağışıklığı yükseltmeye çalışıyoruz. Takip edenler bilir, şu an hastalığı atlatanlar, birer umut haline geliyor. Plazma tedavisi ile hayat kurtarıyorlar. Özetle insanlık, tanımadığı düşmanla uyun sürecini yakalamaya çalışıyor.
Bu sürecin, maddi ve manevi etkileri elbette olacak. Tarihte tüm salgınlar, ciddi dönüşümlere neden olmuştur. Hatta kara veba salgını, Hristiyanlıkta yeni bir mezhebin doğmasına neden olmuştur. Şimdi bu cümleyi böyle kurunca, kulağa nasıl basit geliyor. "Ne olmuş, yeni bir mezhep doğmuş," aman ne güzel. İşte öyle olmamış o iş. Martin Luter ve taraftarları ile Katolikler, otuz yıl boyunca birbirini öldürmüş.
Bakınız ,bugün Amerikalı yetkililerin, son günlerde yaptığı Çin eksenli açıklamalar, sürecin ne kadar korkunç bir hal alabileceğinin ipuçları gibi. Korku senaryoları yazmayı sevmem. Bence umut hep vardır. Bu açıklamalar, kendini süper güç gören, dünyanın her yerinde ahkam kesen, insanların hayatları üzerinde kendince kararlar alan bir devletin, minicik bir mikrop karşısındaki acziyetini gizlemek için, "babalanması" da olabilir. Ama şu bir gerçek, bildiğimiz dünya değişiyor, başka bir hal alacak ve bizler bu değişimin tam göbeğindeyiz. "Balığın, hiç su görmedim" demesi gibi, biz bu değişimi ne kadar fark ederiz, bu süreçte bize neler olur, bilemem. Yaşayıp göreceğiz. Hani büyük bir bina yıkılınca, toz bulutu kalkar. Bir süre hiçbir şey görünmez ya. İşte o durumda dünya. Büyük bir bina yıkılıyor. İşin kötüsü, bir binanın tam dibindeyiz. Yıkıntıdan sadece üstümüz başımız toz olarak mı kurtulacağız yoksa kafamıza gözümüze moloz parçaları gelecek mi, şu an bunu kestirmek zor.
Günlük hayatlarımız mı, elbette onlarda değişiyor. Ama hayat her zaman yolunu bulur. Aziz mübarek Ramazan geldi geçiyor, bir misafir ağırlayamadık. Bunu dert ediyorken, eşimin karakoluna iftar yemeği gönderdim salı günü. Akşama kadar mutfakta, iftar hazırlığı yapmak nasıl iyi geldi, anlatamam. Şekli değişse de, yaşam bir şekilde yolunu bulacak. Yeni alışkanlıklar, yeni tatlar keşfedeceğiz. Belki torunlarımız, bizim normal dediğimiz şeyi hiç bilemeyecek. Kendi normallerini geliştirecekler.
Çağın insanı, bence her yaşta ergen kafasındaydı. Hani ergenler, "büyüdük biz" modunda gezerler ama hayatın sorumluluğunu üstlenmek konusunda hiç gönüllü olmaz ya. Günümüz insanı işte tam bu hal üzerine yaşıyor. Hangi yaşta olursa olsun. Bakın etrafınıza kırk, elli hatta yetmiş yaşında ergenler görebilirsiniz. Sağlık Bakanımızın yaptığı basın toplantılarında, gazetecilerin sorduğu soruları takip ederseniz, ne demek istediğimi daha net görürsünüz zannımca. Bazı sorular karşısında Sayın Bakan, gülmekten kendini alamıyor. Ama acı bir gülüş. halimiz çok trajikomik.
Gelelim üniversite sınavı isyanına. Bence bu isyan toplumun; ergen anne babalar ve ergen evlatları ile verdiği ,vereceği bir sınava dönüştü, dönüşüyor. Arkadaşlar, iki milyondan fazla bir insan grubunu gireceği bir sınavdan söz ediyoruz. Siz bunu temmuzun sonunda yaparsanız, eylüle nasıl sistemi yetiştireceksiniz. Bu sınavlar okunacak, Hemde bir kişi için tek değil iki sınav. Bu gençler tercih yapacak. Bu tercihler değerlendirilecek, şehir dışında okul kazananlar, oralara gidip, kalacak yer ayarlayacaklar veeeee eylülde okullar başlayacak. Bir ayda tüm bunların aksamadan yapılması mümkün mü, Allah aşkına. Ayrıca öne çekilen bir sınav tarihi yok. bir haftadan daha fazla ötelenen bir sınav tarihi var. Hem de, gençler hiç kusura bakmasın, mart, nisan, mayıs üç aylık müfredat sınavda yok. Bu süreçte ben en az 2 yazılı yapacaktım, herkese en az bir kitap okutup, değerlendirmelerini isteyecektim. benim dersimden proje konusu alanlar, nisanda onları getirecekti. Tüm bu baskılar yok. Bizler, öğretmenleri sadece bir whatshap mesajı uzaklarındayız. Eba'dan canlı sınıflarda çatır çatır ders işleniyor, soru çözülüyor. Yani yalnız değiller. Zor zamanlar insanların karakterlerini ortaya çıkarır. Çoğu 18 yaşına gelmiş, hukuki ehliyeti olan insanlar bunlar. Rica ediyorum sorumluluktan kaçmayalım. Çanakkale Savaşında, bizim Kayseri Lisesi, mezun verememiş. Ülke genelinde daha pek çok okulda durum böyle. Bu insanlar taş mıydı, kaya mıydı. Bunların psikolojileri bozulmuyor muydu acaba. Allah aşkına şımarıklığı bırakalım.
Genç umuttur. Rahmetli Necip Fazıl'ın anlatımıyla;
"kim var! " diye seslenilince, sağına ve soluna bakınmadan, fert fert "ben varım! " cevabını verici, her ferdi "benim olmadığım yerde kimse yoktur! " duygusuna sahip bir dava ahlâkını pırıldatıcı bir gençlik..
İhtiyacımız işte bu. Biliyorum varlar, tanıyorum çoğunu. Umudum onlardan yana.
"Güzel günler göreceğiz çocuklar, güneşli günler" inşallah.
Selametle....