Pages

18 Haz 2020

Ağaç Ev sohbetleri 43



Selamlar 
Ağaç ev sohbetlerinin kırk üçüncüsü, "toplumsal sorunlar ve çözüm yolları" ile alakalı. Zor ve "zülfü yâre" dokunabilecek bir konu. Biraz aynayı kendine tutmalı; "ne yapıyoruz, yaptığımız hayra mı yarıyor şerre mi?" dedirten, kafa yormalı bir konu. Şu an aklımda bir kaç başlık var mutlaka ama hiç plansız yazıyorum. Son derece spontane gelişecek yazım, baştan belirteyim :)) 

Bizde toplumsal sorunlar denilince, ağzını açan sistem tartışması yapar. Demokratik sistemimiz iyi oturmadı. Eğitim sistemimiz çok kötü. Sağlık sistemi çok fena bla bla bla......
Bence dünyanın en iyi işleyen sistemi kurulsa bile, insan faktörü karşısında acizdir. Aynı şekilde dünyanın en kötü sistemi olsa yine insan faktörü karşısında acizdir. Bence belirleyici olan insanın iş görme ahlakıdır. Yani toplumsal sorunlarımızın en birincisi, "sorumlu ve şuurlu insan olamıyoruz". Kapağı bir devlet dairesine atıp, mümkünse orada kendini unutturmak. Yeni nesile bunu bir başarı, ulaşılması gereken nihai hedef olarak göstermek. Bizi bu tutum bitirmiş. Hala kafası böyle çalışan insanlar var, yok değil ama giderek azalıyor, şükürler olsun. Artık bulunduğu yerde fark yaratma telaşında olan, işine aşık insanları daha fazla görüyoruz. 

Birde ezik güruh var. "Bizde her şey ama her şey çok kötü, batıda her şey güzel. çünkü onlar medeni insan, biz cahil. Bizim tüm tercihlerimiz, yanlış hatalı. Bizim tercihlerimize müdahale edilmeli, çünkü biz bilemeyiz, bizim için ne iyi ne kötü."
 Yok artık kalmadı dediğim her an, hemde okumuş yazmış grup içinden çıkıyor bu ezikler. Ne üretiyor bunlar, sadece laf ve kafa karışıklığı. 

Bizdeki sorunlu sosyal grup, bence eğitimliler. Bunlar, hem çözüm üretmekten aciz, ya da tembel; hemde biliyorum ukalalığında. Biliyorsan, hadi sorumluluk al, çözüm üret. Hayır yapamaz, çünkü sistem çok kötü. Tamam o zaman sus, yapılana köstek olma, Hayır onuda yapmam. Kafa böyle çalışıyor bizim okumuşların. 
Geçen bir televizyon programında, tarihçi bir akademisyen konuşuyordu. Terörün en çok can yaktığı zamanların birinde, bir sebepten bölgeye gitmişler, görev icabı. Bölgede 8 tane üniversite var, hepsinin Sosyoloji bölümü var, bir tanesi terörün ve etnisitenin bölgede ki karşılığı ile ilgili doktora tezi yapmamıştı dedi. Doktora tezleri, falanca ildeki DSİ lojmanlarında oturan ailelerin günlük yaşamları ile ilgiliydi dedi.
 Bu o kadar net bir fotoğraf ki. Köy yanarken, deli saçını tararmış cinsinden tipler, bizim aydınlarımız.
Şimdi, içinizden birileri, insanlar çekinmiştir, korkmuşlardır, o yüzden yapamamışlardır, diyebilir. Ama zaten benim söylemeye çalıştığım şey işte tam bu. Kürşad, kırk çerisi ile Çin sarayını basarken, korkmamış mıdır? Ulubatlı Hasan, elde sancak, surlara koşarken, ödeyeceği bedelin farkında değil midir? Atatürk, Samsun'a giderken, başaramazsa olabilecekleri bilmiyor mudur? sizce. 

İlber Hoca, o herkesin okuduğu, son günlerin en meşhur kitabında, "öğretmenler, öncü ve lider olma vasfını kaybetti. En kısa zamanda bu misyonlarına geri dönmeliler" diyordu. Yani gerekirse candan geçecek, küçük hesaplar yapmayan, öz güveni yerinde, öncü bir nesil yetiştirmek zorundayız.
Aileler, öğretmenler, ilkeli sorumluluk sahibi, Mevlana'nın meşhur metaforunda olduğu gibi, ayağının biri milli ve manevi değerlerde sabit, diğeri ile dünyaya açılmış nesiller yetiştirmeye mecburdur. Bunu başarabilirsek, o hiç beğenmediğimiz sistemde değişir belki :)) 
Selametle....


13 Haz 2020

Fikrim Geldi



Selamlar 
Normalde çok vaktimi alıyor diye sosyal medya turlarına içten içe üzülüyorum ama insana fikir verdiği gerçeği yadsınamaz. Yine böyle bir turun sonucu fikrim geldi :)) 
Resimdeki mavi çerçeveyi benim çok kıymetli motif grubumun kıymetli üyesi Neslihan göndermişti. Kaçıncı etkinlikten hatırlamıyorum. Bu arada hava atmak gibi olmasın :) sanırım 11 defa grupça birbirimize motif örüp, hediye paketleri hazırladık. Çok keyifli. Her sene en az bir defa düzenleriz. Bu sene korona bizi etkiler mi yaşayıp göreceğiz. Bu detaydan sonra konumuza döneyim :)) Neslihancım, paketlerin birinde bu çerçeveyi göndermişti. fotoğraflardan hiçbiri çerçeve için uygun değildi. öylece zamanını bekledi. 

İçindeki takvim yaprağının hikayesi daha eski. O takvim yaprağı, kızımın doğum gününe ait takvim yaprağı. Doğumdan sonra eve gelince, takvim yaprağını koparıp saklamıştım. Tayin ve taşınma süreçlerinde kaybetmemek için özel uğraş verdim. Ama bir süredir aklımdan çıkmıştı. Detaylı bir temizlik sırasında elime geldi. Varlığı bana bile sürpriz oldu, kızımı varın siz düşünün. :)

Çerçeveyi bu amaçla kullanmak aklımıza geldi ama gördüğünüz gibi takvim yaprağı çerçeve için küçük kaldı. İmdada sosyal medya yetişti.ve işte sonuç,


İskende Pala'nın son kitabı Akşam Yıldızı bitti. İskender Hoca, tarihe not düşürmek için gündeme dair kurgular yazmayı seviyor. Göbeklitepe kurgusunu es geçmesi beklenmezdi. Kendi üslubu ile ilk insanların yaşamlarına dair bir kurgu hazırlamış. İşin aslı insan çok fazla değişmiyor aslında, kitabı okuyunca hissettiğim şey aynen buydu. Kitaptan bana kalan cümle malesef umutsuz. 

"İnsanın insanı avladığı bir dünya bozulmaya, düzelmekten daha yakındır" 



Karoo Wintage mi, oda kendi ritminde devam ediyor. Bizde şimdilik durum bu. 
Selametle... 


10 Haz 2020

Canlı Canlı Dersler :)))



Selamlar 
Herkesler gibi benim içinde hayatımın en ilginç dönemi oluyor. Aylardır okul ortamından uzağız. Ama ders anlatmaya devam ediyoruz. Dün bir arkadaşla konuşurken, yeğenim bilgisayarı masaya getiriyor, eba'dan canlı derse giriyor, biz çay çorba içerken öğretmen eba'dan ders anlatıyor. tüm aile dersi dinliyoruz dedi. Bu bende daha önce fark etmediğim bir aydınlatma yarattı. Ben, öğrenciler odalarına çekiliyor, ya da nisbeten sakin bir ortama, oradan derse katılıyorlar diye düşünmüştüm hep. Şu an, acaba kaç kişinin çay ya da sohbet ortamında, Kant'ın ahlakını, 20. yy felsefesinin temel tartışma konularını anlattım acaba diye sorguluyorum. :)))

Resimdekiler cânım arkadaşım Gonca'nın hediyesi. Ramazanda TRT'de yayınlanan Kuşlarla Yolculuk adlı diziden bahsetmiştik. Bu aslında bir kitap dedim. Hem kendine hem bana almış, kitabı. Nurettin Topçu'nun kitabı daha önce söylediğim gibi eğitim sendikalarından birinin öğrencilere okutmak için belirlediği kitaplardandı. Sendika projeye katılan çocuklara kitapları ücretsiz veriyor. Öğrencilerimden birinden alıp okumaya başlamıştım. Çok sevdim, alacağım kütüphaneme demiştim. Onuda almış benim için. Ördüğüm yastığın eksik rengini, harika bir motiften harika bir tutacağı, ve örgü ören herkesin, temel ihtiyaçlarından misinalı iki adet şişi ve o çok güzel kalbini koyup göndermiş paketi. İki gönül bir olsa üç aylık yolda ne var diyor ya eski bir türkü. Dostluk ve muhabbet bakiyse mesafelerin hiçbir önemi kalmıyor gerçekten.  çok teşekkür ederim Goncacan...



Benim tasarım battaniye merakım malum. Yine yeniden bir tasarım battaniye başladım. bu defa biraz zorluyor. En bi sevdiğimden. :))) 


Bu aşamadan biraz daha ilerledim, güncel olarak. Ama çok fazla değil. İskender Pala'nın son kitabı, Akşam yıldızı, Nurettin Topçu,Yarınki Türkiye, Karoo Wintage, canlı derslerim ve ben yuvarlanıp gidiyoruz. Gerçi böyle devam ederse gerçekten yuvarlanmaya başlayacağım. Epey kilo aldım. Ama bugün güzel bir karar alıp, doğru hamleyi yaptım. Sabah yürüdük kızımla bir saat. Kendime söz verdim. doğum günüme kadar, iki öğün beslenip, bir saat yürüyeceğim. 20 Temmuza kadar. Süreçte başarıp başaramadığımı samimi bir şekilde itiraf edeceğim, size de söz. 
Selametle. 

5 Haz 2020

Ağaç EV sohbetleri 41




 Kendi çektiğin ilk fotoğrafı hatırlıyor musun? 2. Neyi fotoğraflamıştın? 3. Bunun için bir fotoğraf makinası mı kullandın bir telefon mu? 4. Çektiğin fotoğrafı ve o anı anlatır mısın?


Selamlar
Sevgili Deep'in sayfasında gördüğümden beri, aklımın bir köşesinde. Hatıraları aradım, ilk çektiğim fotoğrafı, bulup çıkarmak zor hatta imkansız gibi duruyor. Ama bu sempatik konuda bir kaç kelam etmek istedim. 

Benim fotoğrafla ilgili ilk aklımda kalan, aile büyüklerinin hepsinin fotoğrafları olmasının bir şans olduğunu fark etmem. Babamın babası 1955 yılında vefat etmiş. Hem de çok genç bir yaşta. Ailede herkesin fotoğrafı var. Babaannem, anneannem, dedem. Hatta annemin evinde siyah beyaz fotoğraf kolleksiyonu sayılacak kadar çok eski fotoğraf var. Seviyormuş, bizim büyükler fotoğraf çektirmeyi. Ama büyükbabamın bir resmi yok. Çocukken bunu sürekli söylerdim. "Neden gitmemiş fotoğrafçıya, bak herkesin var diye" Sonraları babamı üzdüğümü fark ettim. Konuşmadım, bu konu hakkında. Şaşırıyordum, çünkü akranı insanların fotoğrafları vardı. Ama onun yok. Büyüdükçe anladım büyükbabamı, benim de en son aklıma gelen şey olur, bir anıyı fotoğraflamak. Hatta blog ya da instagram bile bana bu alışkanlığı kazandıramadı. Mesela grupla bir yere gidelim, bir geziye falan, benim aklıma hiç gelmez, tüm fotoğraflarım birilerinin beni teşvik etmesiyle çekilmiştir. Hayır, sevmediğimden değil, aklıma gelmiyor :))) Sanırım benim rahmetli büyükbabam da bu işi çok önemsemedi. Ama cânımmm dedem, keşke bir tane olsaydı. seni görebilmeyi isterdim. 

Bu konuda babam yine şanslı sayılır. çünkü babasını görmüş onunla vakit geçirmiş, 11 yaşındaymış kaybettiğinde. Hiç unutmamıştı yüzü. gözümü kapatınca,  net bir şekilde zihnimde canlanıyor derdi. O zamanlar bunun bir dram olduğunu düşünür üzülürdüm. Yıllar sonra, öğretmen olup, Bitlis Tatvan'a gittim. Karşı komşum, Türkçe öğretmeni Şükran abla, babasını hiç görmemişti ve resmi de yoktu. Düşünsenize zihninizde baba figürünün yeri kocaman bir boşluk. İşte bu iki durum aile büyüklerinin fotoğrafına sahip olmanın nasıl büyük bir şans olduğunu düşündürür bana hep. 

Babaannem vefat ettiğinde, babam onun fotoğrafını büyütüp, çerçeveletip, oturma odasına asmıştı. Belki de zihninde babasına ayrılan alan daralmasın diye böyle yapmıştır. Bilinmez. 

Fotoğraf makinaları ile ilgili anım ise, babamın yurtdışında çalıştığı dönemlerde getirdiği şıpşak makinaydı. Malum fotoğraf dediğin, çekildikten sonra, film rulasu bitene kadar göremediğin bir şeydi eskiden. Hatta nasıl çıktım acaba diye merak ettiğin. Fotoğraf basılınca heyecanla baktığın, incelediğin bir şeydi. Ama babamın getirdiği makina, çektiğin fotoğrafı hemen basıyordu. Bütün aile için sihirli bir kutu gibiydi. Konu komşu, hısım akraba, ilgili ilgisiz herkes o makinaya poz vermişti. :))) 

Profesyonel bir maknam hala yok. Dediğim gibi fotoğraf benim için öncelikli hiç olmadı, sanırım o yüzden. Bu güzel fotoğraflara bakmayı sevmediğim anlamına gelmiyor. Bu iş bence çok ciddi anlamda bir sanat. Ben haddimi bilirim, iyi fotoğraf çekemem ama iyi çekilmiş bir fotoğrafa bakmayı çok severim, çekene büyük saygı duyarım. 


Size bahar çiçekleri sunmama yardım eden kızım gibi, iyi fotoğraf çekenler, önünüzde saygıyla eğiliyorum :) 

Selametle...


30 May 2020

Yazlık Örgü Çanta Açıklaması



Selamlar 
Yine mis gibi bir sokağa çıkma yasağımız var. hahhahah. Sanırım yeni normalde sıklıkla karşılaşabiliriz, hele de kış mevsiminde, bu süreç bizi daha fazla eve kapatır gibi gelmeye başladı bana. Allah büyük; sağlık olsun da, evde kalmak gerekiyorsa, kalırız.

Bu sene, bu çantayı takıp, salınacak zamanımız olacak mi bilmem:) Ama kasım, aralık gibiydi sanırım, yaz tatilinde kullanırım diye örmüştüm. Hakkını vereyim, bir kaç defa kullandım da. Ördüğüm bu tarz çantalar içinde, rengi, büyüklüğü ve çanta kulpu açısından beni en çok memnun eden çantam oldu. Örerken, resimler çekmiştim. Bloğumda arşiv olsun niyetine. Beni okuyanlar bilir, açıklama yazmak konusunda çok başarılı sayılmam. Ama görsellerle desteklemeye çalışacağım. Hadi bana kolay gelsin. :) 


Sihirli halka ya da zincir, hangisini istiyorsanız, onunla başlayabilirsiniz. Klasik bir motif başlıyoruz. o ikili trabzan grupları, fıstık yaparak tamamlandı. Aralarında iki zincir var fıstıkların.


İkili gruplar yine fıstık yaparak tamamlanıyor. yine aralarında 2 zincir var. 


Bu sırada fıstıklarımız üçlü ve aralarda yine iki zincir var. 


Bu sıraya biraz dikkat etmek lazım. Çünkü yuvarlak motif, kareye dönecek. Artık fıstık değil, normal trabzan yapacağız. Önce 3 tane ikili trabzan yapıyoruz, diğer boşluğa 3 tane yarım trabzan yapıyoruz, diğer boşluğa 3 tane ikili trabzan yapıyoruz. Aralarda zincir çekmiyoruz.  Şimdi köşeye geldik. Önce 2 tane ikili trabzan yapıyoruz. Ardından 1 tane üçlü trabzan yapıyoruz.  2 zincir çekip, aynı yere bu defa 1 tane üçlü trabzan, 2 tane ikili trabzan yapıyoruz. Bu şekilde köşe oluşuyor. 


İstediğiniz renklerle ve istediğiniz büyüklüğe gelene kadar, motifi büyütüyoruz. Ben pamuklu iplerle ve 3mm tığ ile ördüm. büyüklüğünden çok memnunum. Motif tamamlanınca, iki kenarından ana renkle trabzan örerek, çantaya şeklini vermeye başlıyoruz. Burada da yine sizin istediğiniz büyüklük esas olacak tabi. Yalnız motifin son sırasında köşeleri yaparken zincir çekmiyoruz. 


Motifi örerken aralarda zincir yok. Sadece köşelerde var. Son sırada köşede de zincir çekmeden, 7 tane ikili trabzan yapıyoruz.


Ön ve arka parçaları örüp, birleştirdikten sonra, Çantanın ağız kısmına, formunu vermek için sık ğne yaptım. Bir kuralı yok, tamamen doğaçlama. Sonrada üst kısım için, minik kare motifler örmeye geldi sıra .


Bu şekilde küçük motifleri birleştiriyoruz.


Küçük motifleri çantaya ekliyoruz. Ben hazır deri bir kulp kullandım. İstediğim, çanta kulpunu bulmama biraz zaman aldı. o yüzden kasımda başlayan çantaya bitti demem, şubata kadar sürdü. :)) 

SELAMETLE.....

27 May 2020

Ağaç Ev Sohbetleri 40



"İlk kez bir bayramı ülkece evde ve yalnız kutluyoruz. Bu durum size ne hissettirdi? 
Eski bayramlarınız nasıldı? En güzel bayram anınız nedir? Bizimle paylaşmak ister 
misiniz?''
Selamlar
Ağaç ev sohbetleri, kemale erişti. Baksanıza en kâmil yaş olan kırkına gelmiş. 😊
Mevzuu bayram. Bayramlarla ilgili birbirinden farklı milyon tane anım var sanırım. Ama hiç bu kadar, ilginç ve yalnızı olmamıştı. Allah’tan eşimin nöbeti yoktu. En azından çekirdek ailemle geçirmeyi başardık.Ama bayram, bayramdı yani. Sonuçta bir hediye. Coşkusuna sevincine gölge düşürmek bize yakışmazdı. Bayram ritüellerinin hepsini yerine getirdik. Sabah erken kalktık. Bayram namazı yoktu ama tekbirleri dinleyip, kuşluk namazını kıldık. Babamızın elini öpüp bayramlaştık.  Bayram kahvaltısı özeldir bizde her zaman. Giyinip kuşanıp kahvaltı masasında buluştuk. Yine bizim meşhurlarımızdan kahvelerimiz içildi. Hatta TRT de hazırlanan müzik programındaki şarkılara eşlik edip, “papatya gibisin, beyaz ve ince” şarkısı ile dans bile ettik. Hahahaha. Yani bayram coşkusunu lokal olsa da yaşadık. Babamızın nöbeti olsaydı asıl o zaman çok buruk olurdu. Hayatta şükredecek çok şey var.

Eski bayramlar mı? Dedim ya bende birbirinden farklı milyon tane anı var. Babam yurtdışında çalışırdı rahmetli. O yüzden bazı bayramlar bizimle olamazdı. Benim babam ,öksüz ve yetim bir adamdı. Yani babaannem ben çocukken vefat etti. Dedem, babam çocukken vefat etmiş, maalesef. O yüzden, ben dedem derken sadece, annemin babasını hatırlarım. Babamın Türkiye’de olmadığı zamanlarda bizde dedemlere giderdik. Arefe gününden.
 Annemin ailesi çok kalabalık, 4 kız 4 erkek kardeşi var annemin. Eski geleneksel ailelerden. Her birinin ayrı evi ve işi olsa bile ortak işleri ve ortak evleri vardır. Dedemin evi o yüzden ortak evdir. Her bayram, dayılarımın hepsi, teyzelerimden müsait olanlar, eşleri ve çocukları ile dedemin evine gelirdi. Bazı bayram sabahlarına, çoluk çocuk 30 kişi ile uyanırdık 😊

Bayram, arefe gününden başlardı, biz çocuklara. Yaşı müsait olan hatta bazen küçükler, arefe günü mutlaka oruçlu olurduk. Dedem hepimize horoz şekeri alırdı. Yazsa evin önündeki harmana kocaman bir sofra serilirdi. Kışsa erkekler, kadınlar ve çocuklara olmak üzere üç sofra serilirdi. Çünkü o kadar kalabalık ev içinde aynı sofrada kargaşa olmadan zor idare edilir. İftardan sonra dedem bizim horoz şekerlerimizi verirdi. Biz şekeri ilk bitiren olmamak için, kırmadan yavaş yavaş yemek için, birbirimizle yarışırdık. Dayanamayıp şekeri ısıranla, ya da horozun kafasını kıranlarla dalga geçerdik. Hahaha.

Tabi o kalabalıkta herkese özel yatak diye bir lüks yoktu. İki tane yer yatağını dikey değil,yatay şekilde odaya sererdi, büyükler. İki, ya da üç yorgan kişi sayısına göre. Biz kuzenlerle beraber, yatardık. Hatta bir anımız var. Kocaman kadınlar olduk, bir araya gelince hala hatırlar güleriz. Ben kardeşim ve dayımın iki kızı, beraber yatıyoruz. Kardeşim, akranı olan dayı kızına, kanı kaynadı sanırım, yanağını sıkıp, “ver bir makas” dedi. Yazık onun da uykusu geldi sanırım “gece gece makası ne yapacaksın, yat uyu demez mi” artık kimse yatamadı tabi gülmekten. Diğer odalardan. “Yeter susun, uyuyacağız şurada” azarını işittiğimizde bile, sessizce kıskıs gülmeye devam ettik. Dördümüz bir araya gelince, hala hatırlayıp, gülüyoruz.

Bayram sabahları, büyük bir olay tabi. Sabah erkenden, “koğuş kalk” çekilir😊 Büyük küçük, yürüyebilen tüm erkekler bayram namazına giderdi. Çok kalabalıksa, evde iş çoksa, biz kızlar gitmezdik. Ama bazı bayramlar daha sakin olurdu. O zaman bizde giderdik. Dedem imam değildi. Ama dini bilgisi çoktu. Köyünde etkili büyüklerinden, genelde köye genç bir imam atanmışsa, dedem onunla ilgilenir, sahip çıkardı. O yüzden, imamlar hürmeten bayram namazını dedemden kıldırmasını rica ederdi. Ben kalabalık olmayı severdim, tüm kuzenlerle beraber olmayı. Ama dedemin arkasında namaz kılmayı da severdim. Yani bazen biri bazen diğeri olurdu. İkisi de çok güzeldi.

Dedemin evinde, işleyen bir çark vardı. Sen ilk kez bile girsen ortama, fark etmeden çarkın dişlisi haline gelirdin. Kendiliğinden ve şamatasız bir iş bölümü yapılırdı. Anneler mutfağa kahvaltı hazırlamaya girerdi. Küçük çocuklar, zaten bayramlık giyme telaşındaydı. Daha büyükler, bir anne ya da abla refakatinde yatakları toplardık. Sonra sofranın hazırlanmasına yardım eder, hazırlanırdık. İş çoktu ama yapacak insanda çoktu. O yüzden, hep bir elden “kuş gibi” anneannemin tabiriyle, hazırlanırdık. Dedem gelince, bayramlaşma başlardı. Ama çabuk bitmezdi, hahaha.

 Bayram harçlıkları, hediyeler verilirdi ama şu an hiçbirini hatırlamıyorum. O zamanlar önemliydi ama şimdi tek hatırladığım ve özlediğim, büyük bir ailenin parçası olmak. Orada hissettiğim, güven duygusu, koşulsuz kabul görme hali. Günümüzde yetişkinleri geçelim, çocukların çoğunun bile böyle bir konforu maalesef yok. O yüzden çok şanslı hissediyorum kendimi.

Sonra hep beraber kahvaltı edilir. Sofranın yazlık kışlık modundan bahsettim az önce. Sofra kalkınca, yine kendiliğinden oluşan bir iş bölümü yapılırdı. Kahvaltıdan sonra, büyüklere kahve yapılırdı. O mecliste, kahve içemedim. O kadar büyüyemedim çünkü. Ama özellikle lise ve üniversiteye gittiğim dönemlerde, mutfak bize kalırdı, işler bitince kuzenlerle kahve keyfi yapardık, yani alternatif, kahve keyfimiz vardı bizim de.

Sonrasında, çiftler çocuklarını da alır, bayram ziyaretlerine giderdi. Her bayram, ailelerden biri dedemin yanında kalırdı. Dedem büyük olunca, geleni gideni çok olurdu. O yüzden bir ya da iki aile kalır, diğerleri bayram gezmesine giderdi. Kendi içinde bir döngü olduğu için, kimse haksızlığa uğradığını düşünmezdi. Dediğim, gibi anneannem varken, o evde işleyen bir çark vardı sanki. Herkes kendiliğinden, o çarkın dişlisi oluyordu. Anneannemin, öyle sen şunu yap, sen bunu dediğini de çok duymazdım, nadiren. Ama hiç kargaşa çıkmazdı. Aklım yetmeye başlayınca, bu kadar insan nasıl böyle organize oluyor, nasıl hengame çıkmıyor diye şaşırdım. Kerameti evden zannederdim. Meğer keramet anneannemdeymiş. O vefat ettikten sonraki, ilk bayramda çok acı bir şekilde anladık. Allah’tan ilk şaşkınlığın ardından, büyükler çabuk toparladı. Düzen yeniden kuruldu ama o ilk bayram sabahı, herkesin sudan çıkmış balık gibi kalakaldıklarını gün gibi hatırlıyorum. 

Kadının anne olunca, içinden bir güç çıktığını, kendimde tecrübe ettim. Hele de yönetmen gereken, büyük bir ailen varsa, o güç sana sadece, sözel iletişim gücü değil, hâl dili gücüde veriyor sanırım. Anneannem, kurduğu sistemin saat gibi işlediğini görüp, memnun olmuş mudur acaba.  

Babamın bizimle olduğu bayramlarda, şartlar uygunsa, yine dedemin evine gidilirdi. Anneannemin vefatından sonra, daha çok kendi evimizde bayram eder olduk. Benim erkek kardeşim yok. Babam bayram namazına bizimle gitmeyi severdi. Ama genelde ben eşlik ederdim. Kardeşim çok ilgilenmezdi. Bayram namazından sonra, yine giyinip, kuşanıp, aile içinde bayramlaşılır, yine kahvaltı sofrasına özenilirdi. Kendi ailemle kutladığım bayramlardan en net hatırladığım, kahvaltıda radyodan çalan türkülerdi. Babamın sesi çok güzeldi. Neşeli türkülere eşlik ederdik, hep beraber. Bazen annem sofrayı kaldırırken, biz babamla halay çekerdik, annem gülerek, “deli bunlar” derdi. 😊

Dedemin evi kadar olmasın, bize de çok misafir gelirdi.  Babam büyük kardeş, büyük kuzen çünkü. Günün neşeli sabah saatlerinden sonra, özellikle gençlik dönemlerimde, bolca sofra kurup, kaldırdığımı hatırlıyorum. Çünkü Sivas’ta bir adet vardır. Özellikle yakın akraba ise ziyarete gelen, mutlaka sofra hazırlanır. Menüler hemen hemen aynıdır. Yaprak sarması, yayla çorbası, sulu köfte, ev baklavası, sütlaç, hoşaf, mevsim sebzelerinden hazırlanmış, bir yemek. Üç aşağı beş yukarı tüm evlerde bu tür bir hazırlık yapılır. O sofra mutlaka kurulur. Aç ya da tok olman önemli değil, ikramlardan yemen beklenir. Yemezsen çok ayıp olur. 

Çocukken her bayramda midem çok fena olurdu. “Bayram beyi” diye bir tabir vardı. Bayramda mideyi bozanlara denirdi. Dalga geçmek için. Çocukken şaşırırdım, bu insanların midesi nasıl dayanıklı, benim midem niye hemen bozuluyor diye. Meğer büyükler çözmüş mevzuyu, her sofradan mutlaka yerler ama çok az. Hele annem her seferinde kızım, “yavaş ye" diye uyarırdı. Çocuksun tabi, ayarını bilemiyorsun. Sonuç hüsran. Biraz büyüyünce mevzuyu bizde çözdük, bayram beyi olmaktan kurtulduk hahaha.

Ya kendimi kaptırmışım, kimsede dur dememiş. Ne kadar yazmışım, daha anı çok ama utandım vallaha. Susayım artık. Bu kadar yazıyı okumazsanız anlarım, kırılmam, okursanız çok teşekkür ederim. Hadi selametle.
  





24 May 2020

Bayramınız Mübarek Olsun

Selamlar,
"Olanda hayır vardır" anlayışı ile idrak ettiğimiz, hepimizin ortak kanaati ile "en garip bayram" diye nitelendirdiğimiz bayram sabahındayız. 

Çocukluğumdan beri, her bayram içimde bir coşku, dilimde rahmetli Barış Manço'nun "bugün bayram, erken kalkın çocuklar" şarkısı ile erkenden uyanırım. Bugünde öyle yaptım. Hatta normalden daha erken kalktım. Camilerden yükselen tekbir seslerini, kaçırmak istemedim. İki rekat namaz kıldık ailecek. Kahvaltı için çok erken, bayram günü uyumak olmaz. TRT güzel bir program hazırlamış. Sohbete ve duaya eşlik ettik. Sonrası malesef, boşluk. "Allah'ım kimseyi gördüğünden beri koymasın" derdi nenem. Nasıl haklıymış. Mübareğin gönlünü kırmak istemem ama, biz "ona" böyle alışmadık. Bu sene çok çok farklı.

Hem bayramı incitmemek, hem de  kendi psikolojimiz açısından, bayrama hazırlandık elbette. Sokağa çıkma yasağı varken; olmasa bile Allah'ın akıl sahibi kulları olarak, bu süreçte kendimizi ve sevdiklerimizi riske atmamak adına, evde kalmak gerektiğinin idrakinde olarak, bu bayramı nasıl geçireceğimizi tahmin edebiliyorduk elbette. Bizde madem bayramlık cicilerimizi alıp, eş, dost, hısım, akraba gezemeyeceğiz, balkona kadar çıkarız dedik. :)) O halde, balkona bayramlık hazırlamak, ruh dünyamıza iyi gelebilir deyip, bir hafta önce işe giriştim .


Sofi karesini yastık yapmayı zaten düşünüyordum.  Ama iki yastık bizim dekoru tamamlamazdı. Kolları sıvadım. 


Önce Ubuntu'dan artan iplerle bu küçük yastığı ördüm. 


Ardından en beğendiğim popcornlu modellerden birinden iki tane daha yastık ördüm. 


Sehpaya da runner örünce işlem tamam oldu. Aslında renklerndirmeye hiç niyetim yoktu. Ama ipim yetmeyince mecburen bir kombin düşündük. Bence güzel oldu yani. :)) 



Kahvaltı sonrası, bayram ziyaretine gideceğiz, balkona. Bize bir kahve ikram eder zannediyorum. hahhaha 

Not: Su içerken, sizde garip hissediyor musunuz. Ben, daha bir hafta orucu unutup, su içmişim gibi endişeli bir kaç saniye geçiririm. :)))) 

Bayramını Mübarek Olsun canlar. Bildiğimiz, sevdiğimiz bayramlardan beri koymasın bizi Rabbim. 
Selametle....