Pages

17 Nis 2020

17 Nisan 2020 16/3

selamlar
meydan okumanın üçüncü günündeyiz. Bugün renkli bir gün olacak, kesinn:) 

Bugün kendini hangi renk hissediyorsun?


Bence tek bir renk, hangisi olursa olsun, tek başınayken ne duyguyu ne de hayatı yansıtmaya yetmiyor. Hayat bence renk cümbüşü. Hele kadın ruhunun bir günü tek bir renkle tamamlaması, çok zor. :))

Bugün gün, uykusunu almış keyifli bir ben için aydı. BEMBEYAZ ve aydınlık.

Evdeysem, kahvaltıdan hemen sonra yemeği ocağa koyarım. Annemden öyle gördüm. Yemek pişmeye başlayınca, Ubuntu'yu alıp köşeme çekilirken, akşama ne pişireceğim sorusuna cevap bulmuş olmanın iç huzuru ile YEŞİL ve dingin.

Günün kahvesini içerken, yediğim çifte kavrulmuş lokumun harika tadının verdiği enerji ile TURUNCU. Ama hemen arkasından gelen, kilo alıyorum endişesi ile GRİ. Dedim ya kadın ruhu, inişi çıkışı meşhur. :))

Çocuklarıma "ahlaki eylemin amacı nedir?" sorusuna verilen cevapların tartışıldığı ders notlarını gönderirken, biraz özlem, biraz anlayacaklar mı acaba endişesi ile GRİ hal devam etmekte.




Ubuntu sona yaklaşmakta o yüzden içimde SARI bir çoşkunluk ve heyecanlı bir bekleyiş.

Frudo ile kasvetli, SİYAH bir yolculuk yaptık. Ama attık yüzüğü hüküm dağına. Üzerimizde MAVİ bir bilgelik. :))


Biraz uzun olacak ama renk denince hatırladığım bir anımdan bahsetmesem olmaz. Liseye gidiyorum. Kendime kazak örmek istedim. Annemle yüncüye gittik. Fıstık yeşil fosforlu bir ip aldım. ruhum nasıl neşeliyse :)) Annem, hiç itiraz etmedi. Sen bilirsin dedi. Ben; şu konu komşu, herkesin birbirini tanıdığı, arkadaşlarıyla oturup, birlikte el işi yapılan bir mahallede büyüdüm. Karşı komşumuzun kızı, günün tabiriyle kankam Hüsne, ipleri görünce, şok geçirdi. Hiç doğru bir tercih değilmiş. Bu kadar cafcaflı bir rengi nasıl giyecek mişim. Bari siyahla kombin yapsaymışım. vıdı vıdı vıdı. Yedi beni, tabiri caizse. Ve ben malesef bu baskılara boyun eğdim ve ipi değiştirdim. Hala içimde bir pişmanlıktır bu. Kızıma anlatınca, anne alalım sana o renk örelim bir kazak dedi. Ama benim şu an ruhum o renk giymeyi istemiyor.

 İstediğimiz, sevdiğimiz bir şey, helede başka insana zarar vermiyorsa, cesur davranıp, "istediğin şeyi yapabilme gücü." Bir insanın ulaşacağı zirve noktalardan biri bence. Tüm zirvelere olduğu gibi, bu zirveye ulaşmak için, yaralanmak gerekiyor sanırım.

Yarın görüşürüz. selametle
 

16 Nis 2020

16 Nisan 2020

Selamlar
Meydan okumanın ikinci günü geldi bile. İlk gün çok güzel geçti. Yeni arkadaşlarla tanıştım. Alışveriş için dışarı çıkmam gerekti. O nedenle hepsini gönlümce gezemedim. Ama yazıları gerçekten çok samimi ve özeldi. İnsan micro kosmos yani küçük evren. Her bir insan teki o nedenle özel ve tanımaya değer. Yeni tanıdığım herkes, hoşgeldiniz hayatıma. Umarım güzel zamanlar geçiririz. 
Yeni günün, yeni konusu ev eksenli.

Şu sıralar evde en sevdiğin köşen neresi? Orayı özel kılan nedir? 

Bu ara Anne with an E, seyrediyoruz. Seyredenler bilir, kızıl saçlı, çilli, sevimli bir kız Anne. Çok gelişmiş bir hayalgücü var. En sıradan durumu bile, olağan üstü hale getirebilecek, kelimeleri vardır onun. Çoşkusu, merakı ve sempatik halleriyle insanı kuşatan bir enerjisi var. O çok gelişmiş kelime dağarcığına rağmen ilk bölümde, "Ev!! Ne muhteşem bir kelime" dedi ve beni tavladı. :)) 
Bu ara herkes sıkıldı belki ama ev hakikaten muhteşem bir kelime. "Bir yere ait olma." Maslow'un ihtiyaçlar hiyerarşisinde, ilk üçte yer alıyor. Kişiler, evlerinde kendilerini güvende hisseder. bu açıdan bakınca ikinci sırada bile kabul edebiliriz. 
Kadın, erkek hiç fark etmez, evde olma duygusu insanı rahatlatır, mutlu eder. Hayat beni her yorduğunda, kendimi evimde hayal ederim. Evim benim, güvenli limanım. 
Bir evin çocuğu değil, annesi olduğunuzda evin her yeri aslında sizi yansıtır. Çünkü evin tüm kıyı köşesi sizin elinizden geçer. Dokunmadığınız, temas etmediğiniz yeri yoktur. Bir anne için ev, yöneticisi olduğu bir ülke gibidir. Güçlü ve zayıf yönlerini bilir evin. Eve ne lazım bilir. Ne değişmeli, nasıl değişmeli bilir. Kısacası, dip köşe ev anneden sorulur. Bizim evde de öyle.  Ama evde benim en çok vakit geçirdiğim, olmaktan mutlu olduğum yerler, balkonum ve mutfağım.  



Bu eve taşınalı 5 yılı geçti. Daha önceki evimde balkonum çok küçüktü. Bu da çok büyük sayılmaz ama bana yetiyor. Burada vakit geçirmek, Kitap okumak, örgü örmek başka bir keyif. Fotoğrafta tamamını çekebileceğim açıyı yakalamam imkansızdı. Sol köşede, çay ve kahve makinalarımın olduğu küçük bir tezgah var. balkonum L tipi, sağ köşede çiçeklerimin olduğu, dar uzun bir kısım daha var.
Şubat sonu, mart başı gibi benim balkon günlerim başlar. öğleden sonra güneş alıyor. o nedenle sabahları daha yoğun çıkarım. Özellikle bahar aylarında bana gelen misafirler bile, balkonu tercih eder kahve içmek için. Çok farklı ve güzel bir enerjisi vardır.
Bu minderler, takımı ilk aldığımızda üstünde olan minderlerdi. O zamanda pek sevememiştim ama sırf minderler için takımdan vazgeçmek istemedim. Nasılsa değiştiririm diye düşündüm. Bir şeyin kullanım ömrü bitmeden değiştirmek bana şımarıklık gibi geliyor. O yüzden biraz bekledim. Tam mart geldi, balkon zamanı, bu sene minderleri değiştireyim, ördüğüm yastıklarla yeniden dekore edeyim dedim, salgına denk geldik. Evren bu minderlerle devam etmemi istiyor sanırım :)))
Ama hiç şansı yok, ömrüm olursa ilk fırsatta değiştireceğim. o zamanda çekerim bir foto:))


Evde vakit geçirmekten zevk aldığım ikinci yer, işte bu kısım. O masada oturup, ders konularımı hazırlarım, yazılılarımı okurum. Bilgisayar destekli, bir model örüyorsam, mutlaka bu masada otururum. Aynı zamanda çekirdek ailemle kullandığımız yemek masamız. Çok fonksiyonludur kendileri :) Ayrıca dekoratif anlamda mutfak dolaplarıyla uyumunu seviyorum. Kızımın tercihiydi. Hep iyi ki almışız dedik. Hepimiz çok seviyoruz, o masayı.
Mutfak, her zaman benim en sevdiğim kısımdır. Sadece bu evde değil, daha öncede yaşadığım tüm evlerde mutfakta vakit geçirmeyi seviyordum. Zaten yemek yapmayı çok severim. Ama bu pasta börek anlamında değil. tencere yemeği yapmayı çok severim. Pasta börekte severim tabi, hem yapmasını hem yemesini :)) Yinede tercihim, ilginç ana yemekler ve çorbalar denemektir. Mesela aranızda  mutlaka bilenler ve  yapanlar vardır ama benim annem patates çorbası yapmazdı. İlgim ve merakım sonucu keşfettim. Şimdi çok sevdiklerimiz arasında.
Ben mutfaktan çıkmayınca ev halkı da benimle beraber, mutfakta vakit geçirir genelde. Diğer evlerde yazık, sandalye tepesinde tünerlerdi. :))) Bu evde mutfak oturma odasının içinde, Öyle olunca sandalye mahkumiyeti bitti bizimkilerin.  Geçen paylaşmıştım hatta. Küçük bir değişiklik yapmıştık o nedenle. Yine paylaşayım. Çünkü o kısım olmadan en sevdiğim bölüm sorusuna cevabım eksik kalır.


İşte, bizim ailecek en çok vakit geçirdiğimiz yaşam alanımız. görünmeyen açıda küçük bir kitaplığım var. Okumayı planladıklarımı buraya gözümün önüne getiriyorum. Ohh miss :)))
Hayat okyanusunda kulaç atmaktan yorulunca, sığındığımız ada gibi. Bizi sarıp sarmalayıp, dinlendirip, yeni güne gönderiyor. :)

Allahım, herkesin yuvasına huzur iklimi nasip etsin.
 Yarın görüşürüz canlar. Selametle...

15 Nis 2020

15 Nisan 2020

Selamlar
Sevgili Ezgi; bu dönemin hatırası kalsın diyerek, 15 gün sürecek bir meydan okuma başlattı. Hayat koşturmacası böyle etkinlikleri kaçırmama neden oluyordu ama malum bu ara zamandan bol bir şeyimiz yok.:)) 

Şimdi meydan okumanın içeriği şu, bugünden itibaren ay sonuna kadar her gün bir yazı hazırlayacağız. konuları Ezgi belirledi. sohbete katılmak isteyenler işte buradan bilgi alabilir. İlk günün sohbet konusu işte budur. 

1 . Belki aramıza yeni katılanlar vardır ya da olacaktır. Önce birbirimizi tanıyalım. 
Karantina döneminden önce neredeydin nasıl bir yaşam şeklin vardı, şimdi neredesin ne yapıyorsun, günlerini nasıl geçiriyorsun, neler değişti hayatında bu süreçte? 


Adım Zeynep, 21 yıllık öğretmenim. felsefe grubu öğretmeni. Biliyorum şu an kimilerinin yüzünde bir gülümseme var, çünkü lisede felsefe dersini çok severdi. Kimilerinin yüzünde bir gerginlik, çünkü lisede felsefe dersini hiç sevemedi. :)) Benim derslerim öyledir, orta yolu olmaz. Ya çok sever insanlar, ya da nefret eder. Bu felsefenin başına binlerce yıldır geliyor. Ne yapmaya çalıştığını anlayan herkes, onun açtığı ufka hayran olur ve sevgisi artar. Anlamayan kişiyi, tabularına dokunduğu için tedirgin eder. O da ya kaçar ya da gücü yetiyorsa mücadele eder, felsefeyle.  Çoğu defa zorbalıkla karşılaşmıştır filozoflar, 70 yaşında ölüme mahkum  Sokrates, küçücük canıyla koca hristiyan dünyasının ödünü patlatan Hypatia. Dayanamayıp, parçalarına ayırmışlar o küçücük kadın bedenini. Ezcümle zordur felsefe; yapmakta anlamakta. Başka bir açıdan kurtulamaz  insan felsefe yapmaktan. felsefeyi sevmiyorum diyen bile aslında felsefe yapmaktadır :)) 

Tamam biliyorum, mesleğimi anlatırken abarttım ama kızmayın lütfen. Bir aydır ders anlatamayan öğretmen sendromu yapmışlar, benim suçum değil yani. :)) 

Kayseri'de yaşıyorum, ama Sivas'lıyım. Eşimin görevinden dolayı, Türkiye'nin değişik yerlerinde yaşadık. Zor oluyor bu göçebe hayat ama insan hiç ummadığı kadar gelişiyor. Farklı insanlar, farklı yaşama biçimlerini görmek, kişiye analiz yapma şansı veriyor. Ön yargıların azalıyor, empati gücün artıyor. Bence tüm memuriyetlerde özellikle de il 10 yılda kendi şehrinden hatta kendi coğrafi bölgesinden bile uzakta, farklı bir yerde yaşamalı insan. Devlet tayin yaparken bunu şart koşmalı. Kulağa sanki çok kötü gibi geliyor ilk anda, ama değil. Ben yaşayıp, test ettim. Eşim ve ben birimiz 23, birimiz 24 yaşında memleketten 810km uzakta yaşama başlamasak, bugünkü biz olamazdık büyük ihtimal.  Belki evliliğimiz bile sağlıklı devam etmezdi. Türkiye'de aileler çocuklarına destek olmayı, önlerindeki tüm engelleri kaldırmak olarak algılıyor. Bu şekilde büyüyenler, ailelerinin yanında yaşamaya devam ettiği sürece, gerçek bir yetişkin olma şansını hiç bulamıyor. O yüzden deneye yanıla, düşe kalka büyümediyseniz, çalışma hayatında yalnız kalmak iyidir. Üniversiteyi farklı şehirde okumak insanı bir nebze eğitiyor ama yeterli değil. Hayatının tüm sorumluluğu maddi manevi senin üzerine kaldığı zaman, birde desteğin yoksa, çok yıpranıyorsun ama "oluyorsun" :) 

Üniversite öğrencisi bir kızım var. Ergenliğin çalkantılı dönemi bitti. İki yetişkin hanım modunda giden çok tatlı bir ilişkimiz var, şükürler olsun. Tek çocuğum olacakmış, iyi ki kız olmuş diye hep şükrederim. İstanbul'da okuyor, özlüyorum. Onun büyüme serüveninin seyretmek hep güzeldi. Şimdilerde daha güzel, benden uzakta, çok özlüyorum ama yalnızken bile kendi iç disiplini başarmış, düzenini kurmuş aklı başında bir genç hanım olduğunu görmek beni mutlu ediyor. 

Korona günleri öncesi ben işte buydum. Şimdi malum evdeyiz. Kızımda yanımda. Eşim hala çalışıyor. Dışarı ile temasımız devam ediyor malesef. Bu tedirgin ediyor ama "görelim mevla neyler, neylerse güzel eyler" teslim olduk onun iradesine. 



Günlerim güzel geçiyor. Ben severdim zaten evde olmayı. Günlük yazmaya başladım. Bunlar çok özel zamanlar. Tarihe not düşmek gibi geliyor bana. O yüzden yazıyorum. Dedri Uys'ın tasarımı olan Ubuntu isimli battaniye için aylar önce ip stoklamıştım. Bu süreçte hatırası kalsın diye başladım. Onu örüyorum. Okuyacağımız kitapları listeledik. Öncesinde Yüzüklerin Efendisi serisine yeni başlamıştım. Ona devam ediyorum. Kralın Dönüşündeyim.
Anne with an E;  merak ediyordum ama fırsatım olmamıştı. Onu izlemeye başladık. İlk sezon bitti. 
Derslerimi hazırlamaya devam ediyorum. yani eğitime devam. Digital ortamlar bize destek oluyor. Ama okul sadece bilgi aktarılan bir yer değil. Öyle olunca EBA'dan gönderdiğim ders sunumları ve sorular bize yetmiyor. özledim çocuklarımı. 

Görünürde hayat böyle devam ediyor. Ama düşünsel olarak zihnimde her gün yeni şimşekler çakıyor. Çok ibretlik haldeyiz. Bir araya gelip, güzel şeyler yapmadı insanlar. Zalimin zulmü arttı ve mazlumun Rabbi hesabını sormaya geldi bence. Kendi adıma neredeyim. zalimin yanında mı yoksa mazlumun yanında mıyım. Bu soru aklımı çok kurcalıyor. 
Kimse bu sürecin masumu değil bence. Biz karar alma aşamasında değiliz ama insanların çektikleri sıkıntılara hiç kulak asmadık. Birde zalime kızacağımız yerde, mazluma öfkelendik. Çünkü mazlum gelip, burnumuzun dibine girdi. Konforumuzu bozdu.
 Yerinden yurdundan edilmiş zavallı insanlara karşı sosyal medyadaki öfkeye yıllardır şahit oluyoruz. Yani merhamet etmedik, merhamet bekleyecek yüzümüz yok. Kendimi yaramazlıkta ısrar ettiği için azar işitip, odasında kalma cezası yemiş çocuk gibi hissediyorum. Bakalım ıslah olup mu çıkacağız, yoksa arsızlığa devam mı edeceğiz. Terbiye olan nefislerden olmayı nasip etsin Rabbim. 
Yarın görüşürüz. Selametle.....

13 Nis 2020

evdeyiz :))

Selamlar
Evdeyiz, zamandan bol bir şeyimiz yok artık. Eşim polis olunca, bizim evin dışarı ile teması hiç kesilmedi. Bu endişeyi yükseltiyor ama Rabbimize tevekkül ettik. Ondan gelen her şey başımızın üzerindedir. 


Dedri Uys'ın 2018 tasarımı olan, Ubuntu isimli battaniyeyi başlamıştım. bu sürecin anısına elle tutulur bir ürün kalsın istedim. Geçen hafta başlama aşamasını paylaşmıştım. Battaniyenin açıklaması, tasarımcının you tube kanalında var. 12 video çekilmiş battaniye için.


Bu tür çalışmalar insanı renkli ve heyecanlı bir sürecin parçası yapıyor. Özellikle stresin ve kaygının yüksek olduğu zamanlarda, kafa dağıtmak için birebir. :))


 Bu fotoğraflar benim kompozisyonum değil malesef. İnstagramdaki etiketi taklit etmeye çalıştım. :)



12 videonun 7 si tamamlandı. Ama artık motifler birleşip, çap genişleyince hızımız nasıl olur, yaşayıp göreceğiz.


Evde kalınca, hayatımda bir şeyler farklı olsun istiyor insan. Bizde en son temizlikte kanepelerin yerini değiştirdik. tabi siz öncesini bilmiyorsunuz :)) ama berjerler ile kanepe yer değiştirdi. :)) biz sevdik. siz ne dersiniz. :))


Günlerimiz birbirinden farklı olsun diye arada kendimizi şımartıyoruz. Mesela bir kafeye gidip latte şiparişi vermişiz gibi yapıyoruz. Bu arada eşofmanlardan kurtulup, giyinmeyi ihmal etmiyoruz. :))


Yüzüklerin efendisi serisini okuyorum. Sevdiğim bir anlatımı var yazarın. Ben Kralın Dönüşü'nü, kızım Hobbit'i okuyor. Çünkü;

ÜMİT DOĞAR GENELLİKLE, HER ŞEY ÜMİTSİZLEŞTİĞİNDE.

selametle....

5 Nis 2020

bir hafta daha....


Selamlar
Bugün bizim okuldan bir arkadaş paylaşmıştı. Zamanla ilgili algımızı anlatan en net resim. Zamanın anlamını yitirdiği demlerdeyiz. "İki günü aynı olan ziyandadır" demiş, Sevgili peygamberimiz. Biz kaç günü farksız yaşadıkta, bu hale geldik, böyle bir ziyana düştük bilmem. Ama elimden geldiğince, günlere anlam katmaya, yeni bir şey öğrenip, yeni bir şey üretmeye çalışıyorum. umarım sağlıklı verimli geçer bu kuluçka dönemi. 


Son paylaşımdan sonra neler mi yaptım.
İki gün oluyor sanırım, sevgili Nilgün'le, digital ortamda buluşup, bugünlerin anısına ev ördük. Bez bir çantaya aplike yapıp, gezmek nasip olsun :))
Kitapları Goncacan gönderdi. serinin eksik parçalarını. Bir halk türküsü, "iki gönül bir olsa, üç günlük yolsa ne var" diyor. O hesap, Goncacan Eskişehir'den yetişti, imdada:)


Stokçu bir insanım ama ip konusunda:)) Sevdiğim bir ip varsa, aklımda o iple yapılacak bir proje varsa, ötelemeden alıyorum. İyi ki öyle yapmışım. Dedri Uys'ın tasarımı, Ubuntu isimli battaniyeyi örmeye niyet etmiştim. Daha önce ördüm ama kardeşime hediye etmiştim. Bir tanede kızım için örmeyi düşünüyordum. Aylar önce bu ipleri o yüzden almıştım. Her şey normal olsaydı, kim bilir ne zaman sıra gelecekti, ne kadar sürede bitecekti. Vakit bu vakittir dedim ve bismillah çekip başladım.


Hüseyin Nihl Atsız, lisede okuduğum yazarlardan, zaten öğrencilerimle oluşturduğumuz okuma grubunun tercihi, Her ne kadar milliyetçilik anlayışımız çok fazla denk düşmese bile, gençlerin okumasını tavsiye ettiğim yazarlardan. Çünkü niyeti halis. Bu arada ben bitirdim kitabı. Gelecek hafta Yüzüklerin Efendisi serisinden devam edeceğim.




 Ubuntunun üçgen motiflerinin bir videosu daha var. o da bitti. Ama henüz resimlemedim. Bir dahaki sefere inşallah. Ubuntunun çok hoş bir anlamı var. İlk Ubuntu battaniye paylaşımında yazmıştım. merak edenler için işte burada.


Kalan ipleri ardarda örüp, ip kalabalığını fonksiyonel hale getirmeye çalışıyorum. Bu da ikinci ürün. Ben başladım, kızım tamam etti. Arada böyle temizlik hem rahatlatıcı hem işlevsel. sevdim bu işi.


Evde kalıp, hareketi neredeyse sıfıra indirdik. Ama evde kalan insan, her günü pazar kahvaltısı modunda yaşamaya başlayınca, pasta börek muhabbeti aldı yürüdü. Önlem almak şart. farklı denemeler peşindeyim. Yeşil mercimekle unsuz ekmek yaptım. Tarifi aşağıda. Kahvaltıda ekmek yerine yenilebiliyor. Sağlıklı ama lezzetsiz değil :))
Bakalım haftaya neler getirecek zaman. Hepinize sağlık diliyorum canlar.
Selametle....

MALZEMELER
28×28 cm lik tepsi için
2 su bardağı yeşil mercimek ( bir akşam öncesinde sıcak su ile ıslatalım) 
3 yumurta
1 su bardağı yoğurt
Yarım veya 1 çay bardağı sıvıyağ
3_4 yemek kaşığı lor peyniri
Kıyılmış dereotu ve maydanoz
Peyniriniz tuzsuzsa 1 çay kaşığı dolusu tuz
1 yemek kaşığı çörek otu
1 paket kabartma tozu 
1 çay kaşığı karbonat 
En sonunda 
Üzerine susam serpebilirsiniz. 

200 derece fırında pişiriyoruz. biraz soğusun, sonra kesin. 

1 Nis 2020

Her Aya Bir Film, Bir Kitap ( Bilinmeyen Adanın Öyküsü)




Selamlar
Her ay bir film, bir kitap etkinliği dahilinde mart ayında okuduğumuz kitap, Jose Saramgo’dan Bilinmeyen adanın öyküsü.

Kitap sadece 58 sayfa. Bu kadar dar bir hacimle bu kadar çok şey anlatmasına inanamadım. Şiir gibi edebiyat gibi sözle ifade edilen sanatlar için bir tanım okumuştum. “Sanat az sözle çok şey anlatmaktır” demişti, okuduğum yazar. Bu kitabı okuyunca bu tanım geldi aklıma. Bizim yazarımızda az laf edip, çok şey anlatmış.

Kitabın başında eğer doğru işletilmezse, bürokrasinin nasıl keyfi uygulamalara dönüşeceğine güzel bir eleştiri getirmiş. Ama biz kitaptan anlatılanları sadece devlet olarak değil, kişisel ilişkilerimiz içinde yorumlayabiliriz. Vardır mutlaka çevrenizde sadece talep eden, almaya alışkın, sizin maddi manevi ihtiyaçlarınıza kulak tıkayan, eş dost hısım akraba.
Ben kişisel olarak, talep etmekten nefret ederim. Kızımdan eşimden bile bir şey istemek pek hoşlanmadığım bir şey. Bence insan odur ki, bir problem varsa, hele de o probleme kendisi çözüm olabilecekse, yardım talebi gelmeden, gidebilendir. Yani birileri (bakın birileri diyorum, eş dost akraba bile değil herhangi biri) yardıma ihtiyacı varken, seyretmek, ahlakın düşük olduğunu göstergesidir, bence.
Ama bizim kahraman, arsız, :)) krala karşı, talebinde ısrarlı oldu. Yanlış mı; ben yapamam ama doğru. Çünkü, böyle bencil tipler, yaptıklarından utanmak yerine, kâr sayabiliyorlar. Neyse, işin özeti, başardı, kral onu duymak zorunda kaldı. Bu ısrarlı talebi, ona bir gemi ve bir yoldaş kazandırdı.
Gemiyi limanda başka sorunlar bekliyordu. Fakat kahramanımız yalnız değildi. Gerçi bu defa kadın bakış açısı ile erkek bakış açısnın farklılığı, anlaşmayı zorlaştırdı. İletişim kazaları yaşandı. Ama öykü devam ediyordu. 😊

Dediğim gibi, kitap çok farklı şekillerde yorumlanabilir. Kitabın başka bir yorumu ise şöyle olabilir. Bence bilinmeyen ada, bizim ömrümüz. Önümüzdeki yıllar. Erkek karakter, gelip kralın kapısına dayanıp herkesten farklı davranıp ısrarlı olunca kadının dikkatini çekti. Kraldan gemiyi kaptılar. Yani yuvaları kuruldu. Ama bunlar iki yabancı, iki farklı karakter, aynı gemide birlikte yol alabilecekler mi. İlk sürtüşmeleri yaşandı. Ama erkek çok güzel bir rüya gördü. Belli mi olur belki bilinmeyen adayı bulur adını da mutluluk koyarlar.

Birkaç alıntı;
….çünkü işten evlerine dönen erkekler, midesi olan ve karnını doyurması gereken varlıkların sadece kendileri olduğunu zannederler. ( işte bu benim eşim hahahaha)

Kadın birkaç metre ötesinde uyuyor olsa da adam nasıl ulaşacağını bilemez, oysa ne kolaydır iskele tarafında sancak tarafına geçmek.

…..rıhtıma bir sürü insan çağırıp iyi yolculuklar diletmek gerek. ( düğün şart, düğünsüz olmaz hahahah)

….kendi işleriyle uğraşıyorlarmış, başkalarının işleriyle uğraşmalarına henüz sıra gelmemiş, bunun bir rüya olduğu kesinmiş artık, çünkü gerçek hayatta böyle bir şey görülmemiş.( bu da Saramago’dan herkesi işine burnunu sokan ukalâlara gelsin 😊)

Beğenmek, sahip olmanın en iyi şekli, sahip olmaksa beğenmenin en kötü şekli olsa gerek. (işte budur )

Kendinden dışarı çıkıp kendine bakmadıkça kim olduğunu asla bilemezsın.

Bilinmeyen ada nihayet denize açılmış, kendini aramak amacıyla. 😊

Hepimize bulmak nasip olsun. ( bu da benden gelen bir dua)



Lost in time şal ektedir sevgili deep 😊 o da ilerlemeye çalışıyor. Sevgiler


28 Mar 2020

Korona Günlüğü


selamlar
Garip günler, garip zamanlardayız. Sosyoloji okudum. Doğal olarak tarihe ilgim var. Ayrıca akademik olarak devam etmesem bile öğretmen olarak toplumda gözlem yapma şansını hiç kaybetmedim. Güncel olayları takip etmek çok eski alışkanlığım. Böyle olunca dünyanın büyük bir savaşa doğru gittiğini öngörüp, öğrencilerime kendilerini çok iyi yetiştirmelerinin her zamankinden çok daha elzem olduğunu hatırlatırdım. Bir değişimin bir dönüşümün eşiğinde olduğumuz ayan beyan belliydi. Bu değişimin daha ziyade büyük bir dünya savaşıyla, coğrafyaların değişmesi olarak bekliyordum(k). Ama Rabbim kendini iyice ilah zannetmeye başlayan, her şeye gücü yeteceğini, muktedir olanın kendisi olduğunu zanneden hadsiz kullarına, birbirlerinin boğazını sıkmadan, hadlerini bildirmeyi tercih etti.
Hz İbrahim devrinde Nemrut kendini ilah ilan etmişti. Günümüz insanı o kadar nefsinin peşindeydi ki, resmen hepimiz Nemrutlaşmıştık. Hem sadece görece daha güçlü olanlar değil, herkes ama herkes bencil ve kendi varlığına gereğinden fazla anlam yükleyen bireyler haline gelmiştik. "İyilik bu toprakları terk etmek üzereydi", bilmiyorum belki de "terk etti". Bu salgın pek çok şeyi kökten değiştirecek. Ne olacak bunu tahmin etmek zor. Ama mutlaka günlük yaşantımız eskisinden çok farklı olacak. Ben şimdilik, benim hayatımı nasıl değiştirdiğinden bahsedeyim.

İlk hafta, Miraç Kandilini de içine alan günlerde bir kaç gün oruç tuttuk. sabah geç uyandım o yüzden ama bunun hiç bana göre olmadığını bir daha test ettim. Genelde en geç 12.00 gibi uyuyup, sabah 6.30 gibi uyanıyorum. Sabah ilk işim yarım litre su içmek oluyor.
Eşim polis, yani malesef çalışmak zorunda. o nedenle ona kahvaltı hazırlayıp işe gönderiyorum. Kızım İstanbul'da okuyordu, doğal olarak geldi. şimdi yanımızda çok şükür. O da erkenci. babayı gönderdikten bir saat sonra o da uyanıyor. ben o süreçte kahvaltıyı hazırlıyorum. birlikte kahvaltı ediyoruz. kendimize bir plan yaptık. okuyacağımız kitapları belirledik. Yapacağımız el işlerini planladık. o plana göre bazı günler kitap okuyarak, bazı günler örgü yaparak başlıyor. Her gün film yada dizi seyretmiyoruz. Haftada bir ya da iki en fazla. Mesela bugün Dan Brown, Cehennem kitabından çevrilen filmi seyrettik. Ama son beş gündür hiç film seyretmemiştik. Bizim binanın spor salonu var. Pek kimse uğramaz. Bu ara kimse uğramıyor doğal olarak. Önlem alarak, salona iniyor, bir saat yürüyoruz. İnstagram ve whatshap gruplarındaki dostlarla ortak bir şeyler yapalım dedik. o yüzden lost in time şal başladım.


Pazartesi günü Dedri Uys'ın tasarımı olan bir battaniyeyi örmeye başlayacağım.

Kitap okumak, ya da örgü örmek; sürekli aynı şeyi yapsan bile, farklı şeyleri yapıyormuşsun gibi hissetmene neden oluyor. Her kitap başka bir dünya, her model başka bir renk başka bir uğraş. Öyle olunca insan sıkılmıyor. Ama okulu, öğrencilerimi hatta nöbet tutmayı bile özledim. Ayrıca kapalı kalmanın psikolojisi çok zorluymuş. kişiliğimizin farklı yönlerini keşfetmeme neden oluyor bugünler. Mesela sandığım kadar dayanıklı bir psikolojim yokmuş. Olabildiğince sakin kalmaya çalışıyorum ama kısıtlanmak ve kendini güvende hissetmemek, beni çok zorluyor.
Eskiden eşim eve gelince, bende kızımda onu sarılıp öperdik. Bu bizim 23 yıllık değişmeyen aile geleneğimiz. Şimdi sadece uzaktan uzağa bir "hoşgeldin" diyoruz. adam doğru banyoya gidiyor. Kocaman adamın yüzüne çocuk gibi bir mahsunluk çöküyor. cidden çok ibretlik haldeyiz.

O kadar çok "değişen dünya" dedik ki; dünyada baştan sona değişti. Bir ay önce kansere çare bulmaya çalışan insan evlatları, şimdi gripten ölüyor. Yapay zekadan, uçan arabalardan konuşurken, şimdi elimizi nasıl yıkayacağımızı anlatır olduk.


Bugünler aynı zamanda tefekkür günleri. Bir çeşit eğitimdeyiz. Yüce Allah, bize; dur, evine çekil ve düşün ihtarı çekti. Yani hala bizden umudu kesmiş değil. Gün içinde ne yaparsam yapayım, neyle uğraşırsam uğraşayım, aklımın bir kenarı sürekli, "neyi yanlış yapıyordum, nasıl düzeltirim kendimi" sorusuyla meşgul. cevaplarım da var tabi. :)
Nasıl insan bedeninin detoxa ihtiyacı varsa, ruhunun da var. Bu virüs, bizim ellerimizi tabiatın yakasından çekerek, tabiata bir detox oluyor zaten. Şimdi dünyanın akıllı canlıları olarak, yaşadığımızdan ders çıkarıp, ruhumuza bir detox yapma zamanı.
İslam'da itikâf diye bir kavram var. Peygamberimizin sünneti. Mübarek ramazan ayının son on günüde, camiye kapanır, temel ihtiyaçlarını yanına alır, camiden hiç çıkmadan ibadet ve tefekkür ile vakit geçirirmiş. Eskiden dervişler, kendilerini çok dünyaya dalmış görürlerse, çilehaneye kapanırlarmış. Günümüzün deyimiyle sosyal izolasyon.
Çok dünyaya batmıştık. şimdi arınma zamanı. Müslüman umutsuz olmaz. Belki herkes değil, ama büyük bir çoğunluk bu süreçten ruhen güçlenmiş olarak çıkacak. Şimdi hala sokaklarda anlamsız anlamsız gezen yaşlı ,genç insanlara kafayı takmayalım. Dünyada herkesin bir misyonu var. Biz doğru olanı yapıp. bu süreci kendimizi zihnen ve kalben beslemek için kullanalım. İyi olacak inşallah.
selametle..