Pages

ağaç ev sohbetleri etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
ağaç ev sohbetleri etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

26 Kas 2020

Ağaç Ev Sohbetleri 66



 Selamlar 
Hava soğuk malum, ağaç evde üşüyebiliriz, buyurun bizim balkona sohbeti bu defa orada yapalım :)) 

Şaka bir yana, bu hafta mevzu derin. "Ev, arsa, koltuk, dolap vs. malın-mülkün sahibi miyiz? yoksa kölesi mi?"

Konuya özel mülküyet ve sahiplenme duygusu açısından bakmak tabi ki mümkün. Pek çok düşünür, dünyadaki sorunların çoğunun sahiplenme duygusundan kaynaklandığını düşünüp, bunu ortadan kaldırdığımızda sorunların çözülebileceğini düşünmüş. Ütopyaların çoğu, mülkiyet kavramı ile mücadele etmiş. Her şeyin, herkesin olduğu, saadet adaları anlatmışlar. 

İnsanoğlu sahiplenme duygusundan kurtulup, mülkiyetsiz bir yaşamı devam ettirebilir mi, bu fıtrata uygun mu? 
Bence imkansız. İnsanlar, bunu hayalini kurabilir, filmini çekebilir, kitabını yazabilir, hatta kısa bir süre yaşamında deneyebilirler. Fakat sürdüremezler. En azından hayal ettiği gibi sürdüremezler. Çünkü fıtrata aykırı. Dünyadaki ilk cinayeti düşünün, Kabil, Habil'e ait olanlar üzerinde hak iddia ettiği için, işlenmiş. Zaten sohbetin konusuda sahiplenmek duygusundan ziyade, sahiplenilmekle alakalı bence. Yani bizim dediğimiz şeyler bizim mülkümüz mü yoksa biz onların mülkü müyüz. 

Örneğin, toplumsal statümüzü insanlara bir hizmet aracı mı yapıyoruz, yoksa nefsimizi tatmin aracı mı. Kullandığımız telefon bizim sosyal kimliğimize katkı sunuyor mu. Ya da birine bir faydamız dokununca, helede maddi olarak, kahraman ilan edilmeyi bekliyor muyuz. 

Sahip olduğumuz makam, para ve eşya bizi tanımlamaya başladıysa, kusura bakmasın kimse, o kişi, tüm bunların esiridir. Dünya imtihan yurdu, bazen varlıkla bazen yoklukla imtihan edilirsiniz. Siz özgür ve bilinçli kişiler iseniz, bunun farkında olarak yolunuza devam edersiniz. Çünkü bu mülklerin varlığından da yokluğundan da farklı olarak, bir kimliğiniz, bir duruşunuz vardır. Bu sizi ayakta tutar.
 Sahip olduğunuz nesneler sizi tanımlıyorsa, onların yokluğu ile imtihan olduğunuzda buna dayanmanız imkansız olur. İflas eden iş adamının intihar etme davranışı göstermesi artık doğal olur. Güzel bir söz vardı, "paranın yeri cüzdan oraya koyun, gönlünüze değil" diyordu. 

Hiç unutmam, ilk evlendiğim yıllarda, kendimi paralıyorum, 30 saat ders, küçük bir bebekle evin her daim derli toplu düzenli, eşyaların tertemiz kalması için. Karşı komşum, canım ablam, hocam dedi ki " Zeynep, ev sana hizmet etsin sen eve değil" O zaman kafam dank etti. Beni evin tertibi ve düzeni ile tanımlayacak insanları hayatımdan çıkardım. Yetiştirilme biçimimden sanırım, düzen tertip severim ama bununla kendimi boğmamayı öğrendim. Çünkü ben, "temiz evi olan bir hanımdan başka bir şeyim". Evim bugün dağınıksa yarın toplanır, "evi toplamam lazım" fikri tepemde Demokles'in kılıcı gibi sallanmıyor uzun süredir. 

Tartışmanın başına dönecek olursak, bence sorun özel mülkiyet yani sahiplenmek değil, sahip olduğumuz nesneleri, kimliğimizin vazgeçilmez bir parçası haline getirmek, kendimizi onlarla tanımlamak. Bunu yapmazsak, elimizdeki imkanları paylaşmak konusunda da sorun yaşamayız. Üç günlük dünyanın varına büyük anlamlar yüklememek lazım. Sevgili büyüğümüz Yunus Emre'nin dediğini hiç unutmadan yaşamak lazım.

Mal sahibi, mülk sahibi
Hani bunun ilk sahibi
Mal da yalan, mülk de yalan
Var birazda sen oyalan 

28 Tem 2020

Ağaç Ev Sohbetleri 49



Selamlar 
Ağaç ev sohbeti, yazmayı sevdiğim bir seri. Kurban bayramı anılarımızdan bahsedelim dedi sevgili deep. 

Kurban bayramı anılarımdan en komiği, fıkra gibi. Kaç yaşında olduğumu hatırlamıyorum, ama sanırım epey çocuğum. Bahçeli evimizdeyiz. Bir arefe günü, demek ki o sene kurban bizim bahçede kesilecek, dedemler hayvanı bize getirdiler. Kocaman bir tosun. Evde dedem, annem ve ben varız. Diğerleri nerede hatırlamıyorum. Hayvana yem ve su verdi dedem. Ben evin önündeki verandadayım. Bütün dikkatim hayvanda. Annem ve dedem, "yorulacak hayvan keşke yatsa"deyip, ayakta durduğu için üzülüyorlar. duyuyorum, kim hayvanın yanından gelse diğerine "yattı mı" diye soruyor. Aradan ne kadar geçti hatırlamıyorum, hayvan ayaklarını topladı ve "oturdu". Ben heyecanla seslendim, "dede dede, hayvan oturdu, yatar birazdan" diye. Dedem şaşkın, "nasıl oturdu yani" diye yanıma geldi. Meğer, büyükbaş hayvanlar öyle yatarmış. 😁😁 Annemle dedeme iyi malzeme olmuştum. "Demek hayvan oturdu yani" deyip güldüler bana uzun süre.

Ailem bu konuda çok özenliydi. Konuyu trajedi haline getirmeden, ibadet kısmı hakkında, şuur verdiler bize şükürler olsun. Dedem, Hz. İbrahim'in kıssasını anlatırdı bize. Dünyada Allah'tan gayri, hiçbir şeye bel bağlamamanın adıdır kurban. Hz. İbrahim'in fedakarlığının, Hz. İsmail'in teslimiyetinin hediyesidir, kurban. O yüzden çok kıymetlidir. 

Çocuksun işte, yediğimiz etler sanki, ağaçta yetişiyormuş gibi, "ama hayvanlara yazık değil mi dede" demiştim bir gün. "Yavrum, onların kısmeti sana besin olmak, zaten normal zamanda kesip, yiyoruz hayvanları, ama hayvanların şanslı olanları, kurban olur" demişti.

  Fotoğraftaki yastık, başka hayaller, başka planlar kurarken, nasipte bu varmış dedirtti. Sonuç beklediğmden farklı ama güzel oldu sanki. 
Birde bu ara kızımla eski filmlere sardık. Ben çok severim, Julia Roberts filmleri seyrediyoruz. Bir etkinlik planlamayı düşündüm, bunu üstüne. Birlikte Julia Roberts, filmleri seyredelim mi, her hafta bir tane. Var mısınız. 

18 Haz 2020

Ağaç Ev sohbetleri 43



Selamlar 
Ağaç ev sohbetlerinin kırk üçüncüsü, "toplumsal sorunlar ve çözüm yolları" ile alakalı. Zor ve "zülfü yâre" dokunabilecek bir konu. Biraz aynayı kendine tutmalı; "ne yapıyoruz, yaptığımız hayra mı yarıyor şerre mi?" dedirten, kafa yormalı bir konu. Şu an aklımda bir kaç başlık var mutlaka ama hiç plansız yazıyorum. Son derece spontane gelişecek yazım, baştan belirteyim :)) 

Bizde toplumsal sorunlar denilince, ağzını açan sistem tartışması yapar. Demokratik sistemimiz iyi oturmadı. Eğitim sistemimiz çok kötü. Sağlık sistemi çok fena bla bla bla......
Bence dünyanın en iyi işleyen sistemi kurulsa bile, insan faktörü karşısında acizdir. Aynı şekilde dünyanın en kötü sistemi olsa yine insan faktörü karşısında acizdir. Bence belirleyici olan insanın iş görme ahlakıdır. Yani toplumsal sorunlarımızın en birincisi, "sorumlu ve şuurlu insan olamıyoruz". Kapağı bir devlet dairesine atıp, mümkünse orada kendini unutturmak. Yeni nesile bunu bir başarı, ulaşılması gereken nihai hedef olarak göstermek. Bizi bu tutum bitirmiş. Hala kafası böyle çalışan insanlar var, yok değil ama giderek azalıyor, şükürler olsun. Artık bulunduğu yerde fark yaratma telaşında olan, işine aşık insanları daha fazla görüyoruz. 

Birde ezik güruh var. "Bizde her şey ama her şey çok kötü, batıda her şey güzel. çünkü onlar medeni insan, biz cahil. Bizim tüm tercihlerimiz, yanlış hatalı. Bizim tercihlerimize müdahale edilmeli, çünkü biz bilemeyiz, bizim için ne iyi ne kötü."
 Yok artık kalmadı dediğim her an, hemde okumuş yazmış grup içinden çıkıyor bu ezikler. Ne üretiyor bunlar, sadece laf ve kafa karışıklığı. 

Bizdeki sorunlu sosyal grup, bence eğitimliler. Bunlar, hem çözüm üretmekten aciz, ya da tembel; hemde biliyorum ukalalığında. Biliyorsan, hadi sorumluluk al, çözüm üret. Hayır yapamaz, çünkü sistem çok kötü. Tamam o zaman sus, yapılana köstek olma, Hayır onuda yapmam. Kafa böyle çalışıyor bizim okumuşların. 
Geçen bir televizyon programında, tarihçi bir akademisyen konuşuyordu. Terörün en çok can yaktığı zamanların birinde, bir sebepten bölgeye gitmişler, görev icabı. Bölgede 8 tane üniversite var, hepsinin Sosyoloji bölümü var, bir tanesi terörün ve etnisitenin bölgede ki karşılığı ile ilgili doktora tezi yapmamıştı dedi. Doktora tezleri, falanca ildeki DSİ lojmanlarında oturan ailelerin günlük yaşamları ile ilgiliydi dedi.
 Bu o kadar net bir fotoğraf ki. Köy yanarken, deli saçını tararmış cinsinden tipler, bizim aydınlarımız.
Şimdi, içinizden birileri, insanlar çekinmiştir, korkmuşlardır, o yüzden yapamamışlardır, diyebilir. Ama zaten benim söylemeye çalıştığım şey işte tam bu. Kürşad, kırk çerisi ile Çin sarayını basarken, korkmamış mıdır? Ulubatlı Hasan, elde sancak, surlara koşarken, ödeyeceği bedelin farkında değil midir? Atatürk, Samsun'a giderken, başaramazsa olabilecekleri bilmiyor mudur? sizce. 

İlber Hoca, o herkesin okuduğu, son günlerin en meşhur kitabında, "öğretmenler, öncü ve lider olma vasfını kaybetti. En kısa zamanda bu misyonlarına geri dönmeliler" diyordu. Yani gerekirse candan geçecek, küçük hesaplar yapmayan, öz güveni yerinde, öncü bir nesil yetiştirmek zorundayız.
Aileler, öğretmenler, ilkeli sorumluluk sahibi, Mevlana'nın meşhur metaforunda olduğu gibi, ayağının biri milli ve manevi değerlerde sabit, diğeri ile dünyaya açılmış nesiller yetiştirmeye mecburdur. Bunu başarabilirsek, o hiç beğenmediğimiz sistemde değişir belki :)) 
Selametle....


5 Haz 2020

Ağaç EV sohbetleri 41




 Kendi çektiğin ilk fotoğrafı hatırlıyor musun? 2. Neyi fotoğraflamıştın? 3. Bunun için bir fotoğraf makinası mı kullandın bir telefon mu? 4. Çektiğin fotoğrafı ve o anı anlatır mısın?


Selamlar
Sevgili Deep'in sayfasında gördüğümden beri, aklımın bir köşesinde. Hatıraları aradım, ilk çektiğim fotoğrafı, bulup çıkarmak zor hatta imkansız gibi duruyor. Ama bu sempatik konuda bir kaç kelam etmek istedim. 

Benim fotoğrafla ilgili ilk aklımda kalan, aile büyüklerinin hepsinin fotoğrafları olmasının bir şans olduğunu fark etmem. Babamın babası 1955 yılında vefat etmiş. Hem de çok genç bir yaşta. Ailede herkesin fotoğrafı var. Babaannem, anneannem, dedem. Hatta annemin evinde siyah beyaz fotoğraf kolleksiyonu sayılacak kadar çok eski fotoğraf var. Seviyormuş, bizim büyükler fotoğraf çektirmeyi. Ama büyükbabamın bir resmi yok. Çocukken bunu sürekli söylerdim. "Neden gitmemiş fotoğrafçıya, bak herkesin var diye" Sonraları babamı üzdüğümü fark ettim. Konuşmadım, bu konu hakkında. Şaşırıyordum, çünkü akranı insanların fotoğrafları vardı. Ama onun yok. Büyüdükçe anladım büyükbabamı, benim de en son aklıma gelen şey olur, bir anıyı fotoğraflamak. Hatta blog ya da instagram bile bana bu alışkanlığı kazandıramadı. Mesela grupla bir yere gidelim, bir geziye falan, benim aklıma hiç gelmez, tüm fotoğraflarım birilerinin beni teşvik etmesiyle çekilmiştir. Hayır, sevmediğimden değil, aklıma gelmiyor :))) Sanırım benim rahmetli büyükbabam da bu işi çok önemsemedi. Ama cânımmm dedem, keşke bir tane olsaydı. seni görebilmeyi isterdim. 

Bu konuda babam yine şanslı sayılır. çünkü babasını görmüş onunla vakit geçirmiş, 11 yaşındaymış kaybettiğinde. Hiç unutmamıştı yüzü. gözümü kapatınca,  net bir şekilde zihnimde canlanıyor derdi. O zamanlar bunun bir dram olduğunu düşünür üzülürdüm. Yıllar sonra, öğretmen olup, Bitlis Tatvan'a gittim. Karşı komşum, Türkçe öğretmeni Şükran abla, babasını hiç görmemişti ve resmi de yoktu. Düşünsenize zihninizde baba figürünün yeri kocaman bir boşluk. İşte bu iki durum aile büyüklerinin fotoğrafına sahip olmanın nasıl büyük bir şans olduğunu düşündürür bana hep. 

Babaannem vefat ettiğinde, babam onun fotoğrafını büyütüp, çerçeveletip, oturma odasına asmıştı. Belki de zihninde babasına ayrılan alan daralmasın diye böyle yapmıştır. Bilinmez. 

Fotoğraf makinaları ile ilgili anım ise, babamın yurtdışında çalıştığı dönemlerde getirdiği şıpşak makinaydı. Malum fotoğraf dediğin, çekildikten sonra, film rulasu bitene kadar göremediğin bir şeydi eskiden. Hatta nasıl çıktım acaba diye merak ettiğin. Fotoğraf basılınca heyecanla baktığın, incelediğin bir şeydi. Ama babamın getirdiği makina, çektiğin fotoğrafı hemen basıyordu. Bütün aile için sihirli bir kutu gibiydi. Konu komşu, hısım akraba, ilgili ilgisiz herkes o makinaya poz vermişti. :))) 

Profesyonel bir maknam hala yok. Dediğim gibi fotoğraf benim için öncelikli hiç olmadı, sanırım o yüzden. Bu güzel fotoğraflara bakmayı sevmediğim anlamına gelmiyor. Bu iş bence çok ciddi anlamda bir sanat. Ben haddimi bilirim, iyi fotoğraf çekemem ama iyi çekilmiş bir fotoğrafa bakmayı çok severim, çekene büyük saygı duyarım. 


Size bahar çiçekleri sunmama yardım eden kızım gibi, iyi fotoğraf çekenler, önünüzde saygıyla eğiliyorum :) 

Selametle...


27 May 2020

Ağaç Ev Sohbetleri 40



"İlk kez bir bayramı ülkece evde ve yalnız kutluyoruz. Bu durum size ne hissettirdi? 
Eski bayramlarınız nasıldı? En güzel bayram anınız nedir? Bizimle paylaşmak ister 
misiniz?''
Selamlar
Ağaç ev sohbetleri, kemale erişti. Baksanıza en kâmil yaş olan kırkına gelmiş. 😊
Mevzuu bayram. Bayramlarla ilgili birbirinden farklı milyon tane anım var sanırım. Ama hiç bu kadar, ilginç ve yalnızı olmamıştı. Allah’tan eşimin nöbeti yoktu. En azından çekirdek ailemle geçirmeyi başardık.Ama bayram, bayramdı yani. Sonuçta bir hediye. Coşkusuna sevincine gölge düşürmek bize yakışmazdı. Bayram ritüellerinin hepsini yerine getirdik. Sabah erken kalktık. Bayram namazı yoktu ama tekbirleri dinleyip, kuşluk namazını kıldık. Babamızın elini öpüp bayramlaştık.  Bayram kahvaltısı özeldir bizde her zaman. Giyinip kuşanıp kahvaltı masasında buluştuk. Yine bizim meşhurlarımızdan kahvelerimiz içildi. Hatta TRT de hazırlanan müzik programındaki şarkılara eşlik edip, “papatya gibisin, beyaz ve ince” şarkısı ile dans bile ettik. Hahahaha. Yani bayram coşkusunu lokal olsa da yaşadık. Babamızın nöbeti olsaydı asıl o zaman çok buruk olurdu. Hayatta şükredecek çok şey var.

Eski bayramlar mı? Dedim ya bende birbirinden farklı milyon tane anı var. Babam yurtdışında çalışırdı rahmetli. O yüzden bazı bayramlar bizimle olamazdı. Benim babam ,öksüz ve yetim bir adamdı. Yani babaannem ben çocukken vefat etti. Dedem, babam çocukken vefat etmiş, maalesef. O yüzden, ben dedem derken sadece, annemin babasını hatırlarım. Babamın Türkiye’de olmadığı zamanlarda bizde dedemlere giderdik. Arefe gününden.
 Annemin ailesi çok kalabalık, 4 kız 4 erkek kardeşi var annemin. Eski geleneksel ailelerden. Her birinin ayrı evi ve işi olsa bile ortak işleri ve ortak evleri vardır. Dedemin evi o yüzden ortak evdir. Her bayram, dayılarımın hepsi, teyzelerimden müsait olanlar, eşleri ve çocukları ile dedemin evine gelirdi. Bazı bayram sabahlarına, çoluk çocuk 30 kişi ile uyanırdık 😊

Bayram, arefe gününden başlardı, biz çocuklara. Yaşı müsait olan hatta bazen küçükler, arefe günü mutlaka oruçlu olurduk. Dedem hepimize horoz şekeri alırdı. Yazsa evin önündeki harmana kocaman bir sofra serilirdi. Kışsa erkekler, kadınlar ve çocuklara olmak üzere üç sofra serilirdi. Çünkü o kadar kalabalık ev içinde aynı sofrada kargaşa olmadan zor idare edilir. İftardan sonra dedem bizim horoz şekerlerimizi verirdi. Biz şekeri ilk bitiren olmamak için, kırmadan yavaş yavaş yemek için, birbirimizle yarışırdık. Dayanamayıp şekeri ısıranla, ya da horozun kafasını kıranlarla dalga geçerdik. Hahaha.

Tabi o kalabalıkta herkese özel yatak diye bir lüks yoktu. İki tane yer yatağını dikey değil,yatay şekilde odaya sererdi, büyükler. İki, ya da üç yorgan kişi sayısına göre. Biz kuzenlerle beraber, yatardık. Hatta bir anımız var. Kocaman kadınlar olduk, bir araya gelince hala hatırlar güleriz. Ben kardeşim ve dayımın iki kızı, beraber yatıyoruz. Kardeşim, akranı olan dayı kızına, kanı kaynadı sanırım, yanağını sıkıp, “ver bir makas” dedi. Yazık onun da uykusu geldi sanırım “gece gece makası ne yapacaksın, yat uyu demez mi” artık kimse yatamadı tabi gülmekten. Diğer odalardan. “Yeter susun, uyuyacağız şurada” azarını işittiğimizde bile, sessizce kıskıs gülmeye devam ettik. Dördümüz bir araya gelince, hala hatırlayıp, gülüyoruz.

Bayram sabahları, büyük bir olay tabi. Sabah erkenden, “koğuş kalk” çekilir😊 Büyük küçük, yürüyebilen tüm erkekler bayram namazına giderdi. Çok kalabalıksa, evde iş çoksa, biz kızlar gitmezdik. Ama bazı bayramlar daha sakin olurdu. O zaman bizde giderdik. Dedem imam değildi. Ama dini bilgisi çoktu. Köyünde etkili büyüklerinden, genelde köye genç bir imam atanmışsa, dedem onunla ilgilenir, sahip çıkardı. O yüzden, imamlar hürmeten bayram namazını dedemden kıldırmasını rica ederdi. Ben kalabalık olmayı severdim, tüm kuzenlerle beraber olmayı. Ama dedemin arkasında namaz kılmayı da severdim. Yani bazen biri bazen diğeri olurdu. İkisi de çok güzeldi.

Dedemin evinde, işleyen bir çark vardı. Sen ilk kez bile girsen ortama, fark etmeden çarkın dişlisi haline gelirdin. Kendiliğinden ve şamatasız bir iş bölümü yapılırdı. Anneler mutfağa kahvaltı hazırlamaya girerdi. Küçük çocuklar, zaten bayramlık giyme telaşındaydı. Daha büyükler, bir anne ya da abla refakatinde yatakları toplardık. Sonra sofranın hazırlanmasına yardım eder, hazırlanırdık. İş çoktu ama yapacak insanda çoktu. O yüzden, hep bir elden “kuş gibi” anneannemin tabiriyle, hazırlanırdık. Dedem gelince, bayramlaşma başlardı. Ama çabuk bitmezdi, hahaha.

 Bayram harçlıkları, hediyeler verilirdi ama şu an hiçbirini hatırlamıyorum. O zamanlar önemliydi ama şimdi tek hatırladığım ve özlediğim, büyük bir ailenin parçası olmak. Orada hissettiğim, güven duygusu, koşulsuz kabul görme hali. Günümüzde yetişkinleri geçelim, çocukların çoğunun bile böyle bir konforu maalesef yok. O yüzden çok şanslı hissediyorum kendimi.

Sonra hep beraber kahvaltı edilir. Sofranın yazlık kışlık modundan bahsettim az önce. Sofra kalkınca, yine kendiliğinden oluşan bir iş bölümü yapılırdı. Kahvaltıdan sonra, büyüklere kahve yapılırdı. O mecliste, kahve içemedim. O kadar büyüyemedim çünkü. Ama özellikle lise ve üniversiteye gittiğim dönemlerde, mutfak bize kalırdı, işler bitince kuzenlerle kahve keyfi yapardık, yani alternatif, kahve keyfimiz vardı bizim de.

Sonrasında, çiftler çocuklarını da alır, bayram ziyaretlerine giderdi. Her bayram, ailelerden biri dedemin yanında kalırdı. Dedem büyük olunca, geleni gideni çok olurdu. O yüzden bir ya da iki aile kalır, diğerleri bayram gezmesine giderdi. Kendi içinde bir döngü olduğu için, kimse haksızlığa uğradığını düşünmezdi. Dediğim, gibi anneannem varken, o evde işleyen bir çark vardı sanki. Herkes kendiliğinden, o çarkın dişlisi oluyordu. Anneannemin, öyle sen şunu yap, sen bunu dediğini de çok duymazdım, nadiren. Ama hiç kargaşa çıkmazdı. Aklım yetmeye başlayınca, bu kadar insan nasıl böyle organize oluyor, nasıl hengame çıkmıyor diye şaşırdım. Kerameti evden zannederdim. Meğer keramet anneannemdeymiş. O vefat ettikten sonraki, ilk bayramda çok acı bir şekilde anladık. Allah’tan ilk şaşkınlığın ardından, büyükler çabuk toparladı. Düzen yeniden kuruldu ama o ilk bayram sabahı, herkesin sudan çıkmış balık gibi kalakaldıklarını gün gibi hatırlıyorum. 

Kadının anne olunca, içinden bir güç çıktığını, kendimde tecrübe ettim. Hele de yönetmen gereken, büyük bir ailen varsa, o güç sana sadece, sözel iletişim gücü değil, hâl dili gücüde veriyor sanırım. Anneannem, kurduğu sistemin saat gibi işlediğini görüp, memnun olmuş mudur acaba.  

Babamın bizimle olduğu bayramlarda, şartlar uygunsa, yine dedemin evine gidilirdi. Anneannemin vefatından sonra, daha çok kendi evimizde bayram eder olduk. Benim erkek kardeşim yok. Babam bayram namazına bizimle gitmeyi severdi. Ama genelde ben eşlik ederdim. Kardeşim çok ilgilenmezdi. Bayram namazından sonra, yine giyinip, kuşanıp, aile içinde bayramlaşılır, yine kahvaltı sofrasına özenilirdi. Kendi ailemle kutladığım bayramlardan en net hatırladığım, kahvaltıda radyodan çalan türkülerdi. Babamın sesi çok güzeldi. Neşeli türkülere eşlik ederdik, hep beraber. Bazen annem sofrayı kaldırırken, biz babamla halay çekerdik, annem gülerek, “deli bunlar” derdi. 😊

Dedemin evi kadar olmasın, bize de çok misafir gelirdi.  Babam büyük kardeş, büyük kuzen çünkü. Günün neşeli sabah saatlerinden sonra, özellikle gençlik dönemlerimde, bolca sofra kurup, kaldırdığımı hatırlıyorum. Çünkü Sivas’ta bir adet vardır. Özellikle yakın akraba ise ziyarete gelen, mutlaka sofra hazırlanır. Menüler hemen hemen aynıdır. Yaprak sarması, yayla çorbası, sulu köfte, ev baklavası, sütlaç, hoşaf, mevsim sebzelerinden hazırlanmış, bir yemek. Üç aşağı beş yukarı tüm evlerde bu tür bir hazırlık yapılır. O sofra mutlaka kurulur. Aç ya da tok olman önemli değil, ikramlardan yemen beklenir. Yemezsen çok ayıp olur. 

Çocukken her bayramda midem çok fena olurdu. “Bayram beyi” diye bir tabir vardı. Bayramda mideyi bozanlara denirdi. Dalga geçmek için. Çocukken şaşırırdım, bu insanların midesi nasıl dayanıklı, benim midem niye hemen bozuluyor diye. Meğer büyükler çözmüş mevzuyu, her sofradan mutlaka yerler ama çok az. Hele annem her seferinde kızım, “yavaş ye" diye uyarırdı. Çocuksun tabi, ayarını bilemiyorsun. Sonuç hüsran. Biraz büyüyünce mevzuyu bizde çözdük, bayram beyi olmaktan kurtulduk hahaha.

Ya kendimi kaptırmışım, kimsede dur dememiş. Ne kadar yazmışım, daha anı çok ama utandım vallaha. Susayım artık. Bu kadar yazıyı okumazsanız anlarım, kırılmam, okursanız çok teşekkür ederim. Hadi selametle.
  





21 May 2020

Ağaç Ev Sohbetleri 39



Selamlar
Bir önceki yazımda, erken gelip, bizi heyecan ve kaygıya sürükleyen küçük adamdan bahsetmiştim. Gebelik zehirlenmesi, anne ölümlerinin en çok görüldüğü durumlarmış. Allah tüm anne adaylarını korusun. Tabi biz konuya yeterince vakıf olmadığımız için endişelendik ama damat bey kadar değil. Çünkü ona doktorlar, süreci ve risklerini olduğu gibi anlatmış doğal olarak. O da yazık, “güçlü olmak lazım” diye düşünüp, kimseye söylememiş ve ister istemez kasılmış. Sezaryen sonrası, kardeşimi ayakta gördüğü ilk gün, sinirleri boşaldı sanırım, pat diye düşüp bayılmış. Görünürde bir şey yok ama sanırım yorgunluktan ve gerginlikten olacak, birkaç gün baş dönmesi yaşadı. Kardeşinin, mesaisine geri dönmesi gerekiyordu, ilk günden sonra onlar dönmüştü. Geride iki yaşlı anne ve araba kullanmayı bilmeyen kardeşim kaldı. Damat beyin sağlığı trafikte araba kullanmasına hiç uygun değil, baş dönmeleri yaşıyor. Öyle olunca, hiç planda yokken biz izin alıp yola çıktık. Normalde ev kalabalık, anneler yaşlı, zaten bebekte evde yok diye, gitmeyecektim. Bebek gelince gitmeyi düşünüyordum. Ama durum acil olunca, yola çıktık. Tabi hasta evi sonuçta, kendine has bir ritmi var, bir de yanında ramazanın ritmi, derken mutfak eksenli, üç gün geçirip, eve döndüm. Damat beyde kendini toparladı biraz. Kardeşimi de gözümle görmüş oldum. İçim rahatladı. Bebeğimizde, kendi kendine nefes alabiliyor artık, herhangi bir desteğe ihtiyacı kalmadı. Tabi hala yoğun bakımda ama çok şükür iyi haberlerini alıyoruz.
Ağaç ev sohbetlerini sevgili deep hatırlattı, sağ olsun. Ama ne okuyacak ne yazacak durumda değildim. Fakat konu çok güzeldi. Neyse ki hafta bitmeden, yazacak fırsatı buldum.

Sezgilerine göre mi karar verirsin yoksa mantığına göre mi karar verirsin? Yeni biriyle tanıştığında onun hakkındaki izlenimlerine ne kadar güvenirsin?

Konumuz felsefenin üç temel tartışma konusundan biriyle yakından alakalı. Epistemoloji dediğimiz bilgi felsefesinin temel tartışmalarından biri “kesin ve değişmez bilginin kaynağı nedir” sorusudur. Bu soruya birbirinden farklı altı cevap verilmiş. Sezgi, bu cevaplardan biri. Ama mantık konusunu hangi başlığın altında konuşuruz ona karar veremedim. Normalde “akıl” diyen, rasyonalistlermiş gibi düşünüyorum, ilk anda. Ama rasyonalistler doğuştan gelen bilgiye inanıyorlar. Biz günümüzde buna sezgi diyebiliriz. Her türlü bilginin dış dünyadan yaptığımız gözlemler sonucu oluştuğunu iddia eden , “emprist” filozoflar, bizim mantık dediğimiz şeyi daha fazla karşılıyor gibi sanki. Mesela David Hume, “bilgilerimiz, izlenim ve ideler sayesinde oluşur” diyor. İdelerin ise “izlenimler ile zihnin bağ kurması” sonucu oluştuğunu söylüyor.  Bizim mantık, sanırım David Hume’un “ide” dediği şey.
Sezgi konusunda ise bizden Gazali’yi, batıda ise Henry Bergson’u görüyoruz.  Gazali, bilgi edinirken duyular ve akıldan gelen bilgiyi yadsımaz. “Kişi bu ikisiyle de bilgi elde eder ama elde ettiği bilginin doğruluğundan asla emin olamaz” diyor. O’na göre “doğru bilgi nasiptir. Kişinin yeterince emeği varsa ve nasibinde de varsa, Allah onun kalbine bir nur gönderir ve bu nur kalp gözünün açılmasına neden olur. Kalp gözü açılan bireyler, doğru bilgiye ulaşabilir” özetle.
 Gazali’ye göre, doğru bilgi, önce senin halis niyetle arayışına, sonra da Rabbin, senin halis niyetini takdir edip, sana nasip etmesine bağlıdır. Gazali’nin yaptığı bu açıklama bana hep çok nahif gelir. Biz insanlar kendi varlığımıza o kadar büyük anlamlar yüklüyoruz ki. Her şey ama her şey bizim kudretimizdeymiş gibi, biz kontrol ediyormuşuz gibi algılıyoruz. Hem sadece seküler anlayışa sahip bireylerin değil, kendini “dindar” olarak tanımlayan bireylerin, bile çoğunda bu algıyı görebiliyoruz. 
Bize düşen, emektir. Süreçte bizi destekleyen, ahlak kuralları, dini kurallar ve hukuk kuralları, davranışlarımıza yön veriyor. Ama nasipte yoksa, doğru karar vermek neredeyse imkânsız oluyor. Hangi kişi ya da durumun, sınavımız olduğunu bilmiyoruz. Aldığımız yanlış kararlar için kendimizi tüketmeye gerek yoktur bence. Sadece ders alıp, kazandığımız tecrübeye odaklanmak en iyisidir. Aldığımız yanlış kararlar bu şekilde bizi eğitir, kaybımız değil, kazancımız haline gelir. Zaten, Henry  Bergson’da sezgiye dayanan, ahlakın “açık ahlak” olduğunu, olgun ve yetkin bireylerin bu ahlaka sahip olduğunu söylüyor.
Günümüz insanı, sezgiyle alınan kararları, fazla romantik ve gerçekçilikten uzak bulmaya meyyal. Ama aslında sezgiye dayanan düşünme, dünyanın ihtiyacı olan düşünme biçimi. Rab’dan gelen ilhama açık. Kadere ve kazaya iman konusunda bizi rahatlatan, psikolojimize de çok iyi gelecek bir düşünme şeklidir. 
Ben gençliğimden beri, sezgilerimle hareket etmekten çekinmem. Her zaman beni mutlu eden sonuçlar ortaya çıkmıyor. Bazen üzülüyorum. Ama son tahlilde, o üzüntü bile bana tecrübe olarak dönüyor. Daha genç yaşlarımda, kazandığım tecrübeden çok yaşandığım üzüntüye odaklanıyordum bende. Ama hayat tecrübesi bana, öğretti ki, hata yapmak, yanlış karar almak çokta korkunç bir şey değilmiş. Yanlış karar alacağım diye, kalbe gelen ilhamı yok saymak, gençken “çok mantıklı karar aldım, aferin bana” dedirtir. Ama yaş geçince “yaa neden denemedim” pişmanlığı kaçınılmazdır.
Sezgi aslında bir güçtür. Hayal dünyası ve ilhamla kişiye yön verir. İnsanlar çok mantıklı olacağız diye bu güçlerini köreltiyor. Anne babaların çocuklarına verdiği en büyük zarar bu. Biliyorsunuz lisede öğretmenim, gençlerin yeni bir şey öğrenme heyecanlarını nasıl kaybettiklerini görüyoruz. İlkokulda hala çocuk olan, ortaokulla beraber başlayan hem ergenlik hem yetişkin dünyanın getirdiği stresle baş etmeye çalışan çocuğa, “falanca liseyi kazanamazsan, hayatta başarılı olamazsın, falanca üniversite olmazsa bittin” şeklinde çok mantıklı çizilen güzergâhlar, çoğu kere depresyona ya da tamamen yoldan çıkmaya neden oluyor. Bu kadar korkmayalım duygularımızdan. 😊
Selametle…..

12 May 2020

Ağaç Ev Sohbetleri 38



Selamlar 
Ağaç evim yok ama ağaç taburelerim var, buyurun sohbeti burada yapalım bu defa :)) 

Konu cazip, "Kelimeleri çok değerli buluyorum, kendimizi ifade etmemizi sağlıyorlar ve günlük hayatımızda çok önemli bir yer kaplıyorlar. Bu yüzden sorularımı kelimeler ve kelimelerle bir yönden ilişkili olan dil hakkında seçeceğim. Dil konusuna girmişken ilk olarak olmazsa olmaz bir soru sormak istiyorum: Dilimizin içerisinde bulunan yabancı sözcüklerle ilgili ne düşünüyorsunuz? İkinci ve son olarak da sizin için değerli olan, ister günlük hayatta sıkça kullandığımız ister dilimizin derinliklerinden gelen, bilinmedik bir sözcük söylemenizi istiyorum. Bu sözcük hakkında bir şeyler de duymak isterim! Sizin için neden değerli olduğu gibi :)"

Aysu Hanım'ın tercihi. Kendisi de çok güzel bir yazı  yazmış, okuyun derim. 

Dil hayati önemde bir kavram. İnsanlığın en temel ihtiyacı olan iletişimi sağlıyor. Dil öyle bir kavram ki onu çıkardığınızda geriye pek bir şey kalmıyor.  Tabii kastım sadece konuşma dili değil, iletişimi sağlayan her şeyden bahsediyorum. fakat bugün konumuz lisan, yani anadilimiz. Bir dönem ülkemizde "Saf Türkçeye" dönmek adına, yüzlerce yılın birikimi olan kavramların yerine yeni yeni kavramlar üretmişler. En meşhuru, otobüs yerine "çok oturgaçlı tez götürgeç" hahaha. Bunu her hatırladığımda gülerim ben, hemde sesli. Neyse güldüm geçti. :))))
 Anadili korumak hayati önemde. Çünkü kültürün aktarıcısı dildir. Dilini kaybeden toplumlar, kültürlerini de kaybeder. Buna her birimiz dikkat etmeliyiz. Özellikle belediyelerin, kendimizi Londrada, Newyork'ta zannetmemize neden olacak, tabelalar konusunda hassasiyet göstermesini diliyorum. Ama artık dilimizin bir parçası haline gelmiş, kavramlara düşmanca tavırlar sergilemeyi de mantıklı bulmuyorum. 
Ben mi, ben mecburen yabancı kavramları kullanan, işi bu olan biriyim. Felsefe anlatırken, konuyu ontolojik ve epistemolojik olarak değerlendirip, sonrada etik boyutuna bakmam gerekir genelde :))) Anlattığım ders içerik olarak ekstra kavram bilgisi gerektiriyor. Bu bazen günlük hayatta da alışkanlığa dönüştüğü için kullanmama neden oluyor. Ama bazı kavramlarda, anlam kayması yaşandığını görüyoruz. Mesela "fenomen" aslında sadece "görünen" demek. Zannederim, sosyal medya fenomeni denilmesinin nedeni, onca hesap arasında "görünüp, fark edilmesi" olmalı. Aynı şekilde "karizma" kavramı normalde "kitleleri etkileme gücü" demek. Ama şimdilerde "karizmatik" olmak "yakışıklı" olmakla eş anlamlı. Sanırım çağın insanın tek ölçüsü fiziksel özellikler olunca, boyu posu, kaşı gözü yerinde olan  niteliksiz bir elemanda "karizmatik" olabiliyor. 

Ama kelimeler denilince, benim aklıma her daim Nazan Bekiroğlu gelir. Hoca kelimelerle adeta dans eder. Onun Yusuf ile Züleyha"sı, "la sonsuzluk hecesi", "İsimle ateş arasında" kitapları, bu dansı seyretmek isteyenler için güzel tercihler. 

"...sordu Âdem: Sen misin?
Benim ya ben, dedi Havva. Baştan başa sen’im."
............
Üç şey seçtiler cennetten çıkarmak için.
Bir:Kelimeler
İki:Aşk
Üç:Annelik duygusu
Kelimeleri Âdem aldı, annelik duygusu Havva'ya kaldı.
Ama aşk çok ağırdı.
İkisinin de aşkı tek başına taşıması mümkün olmayınca, ikisinin zembili de aşkı bir başına kaldıramayınca, bölüştüler yükü.
Yarısını Âdem sırtlandı, aşkın yarısı Havva'ya kaldı.
Öyle sert düştüler ki dünyaya, bu fenaya, Âdem'in dizlerinin bağı çözüldü, ciğerleri yandı.Nutku tutuldu.Üçüncü defa, bildiği kelimelerin hepsini unuttu.Sonra bir kısmını hatırladıysa da o bir kısmını kıyamete değin unuttu.
Aşk ? Daha yollarda sakin durmamıştı bir türlü.Kabına sığmamıştı.Bir yarısı yollarda kayboldu.Getirebildikleri ancak öbür yarısıydı.
O gün bu gün yeryüzü kelimeleri yetersiz, aşk bu dünyada kusurlu.
Annelik duygusu? 
Havva'nın cennet duygusu.
Gönül evinde, kadın bedeninde, tastamam duruyordu.
..............
                                         "la sonsuzluk hecesi"nden alıntılar. 


Bu ara kullanmayı sevdiğim kelime "yalnızlık". Hep olumsuz mana yüklenen ama bence, dünyanın en anlamlı kelimesi. İnsan yalnızken tefekkür edebilir, zihnini toplayabilir. Kendini bulup, yaşamı sorgulayabilir. Hem, peygamber sünnetidir. Ramazanda son on gün "itikâf" yapmak. Yani, dünyadan çekilip, Rabbiyle başbaşa kalmak. Birkaç gün olsun başarmayı umuyorum. 
Selametle 


7 May 2020

Ağaç Ev Sohbetleri 37



"Salgın belli bir ölçüde kontrol altına alındıktan sonra sence global dünyayı ve bizi nasıl bir düzen bekliyor, ekonomide ve uluslar arası düzende nasıl yeni bir düzen olur?

Selamlar 
Uzun süredir ağaç ev sohbetlerine katılamamıştım. Sevgili Deep, üzerimden ataleti atmam için beni yeniden teşvik etti sağ olsun. Malum tüm etkileri henüz online! olan bir salgınla mücadele halindeyiz. Bu süreçte konuya tam vakıf olup, tedbir alanlar, konuyu hiç anlamayanlar. Anlamadığı halde denileni yapıp kurallara tam uyanlar. Ama anlamadığı için, her konuda olduğu gibi bu konuya da "boşveeeeerrrrrrr" moduyla yaklaşıp, kural tanımayanlar, derken bir dolu insan tutumunu gözleyebiliyoruz. Bunlar gayet normal. İnsan Yaradanına isyan eden bir varlık, kalmış ki kuluna her şekilde itaat etsin!!! Tabi kural tanımazlar insanın canını sıkıyor, riskin büyüdüğünü görmek üzücü, ama dediğim gibi bunlar normal. Çünkü muhatabın insanken, göze alman gereken risklerden biridir, bu serkeşlik.

Ama bizim bugün konumuz, salgın sonrası... 
Bir kere şöyle bir durum yok. Biz evde oturacağız ve bu virüs yok olacak. Bu algı yanlış. Bu virüs, biz bir asır bile evde kalsak, var olmaya devam edebilir. Şu an evde kalmamızın tek nedeni; bu kadar hızlı yayılan bir virüs, teması azaltmazsak, sağlık sisteminin baş edemeyeceği kadar hızla bulaşırsa, hayatlarımız korku filmine dönüşebilir. Bu virüs bir şekilde bulaşacak zaten. Bu bulaşı kontrol altına alabilmek, yani sitemi çökertmeden, hayatlarımızı kabusa döndürmeden, toplumsal bağışıklığı yükseltmeye çalışıyoruz. Takip edenler bilir, şu an hastalığı atlatanlar, birer umut haline geliyor. Plazma tedavisi ile hayat kurtarıyorlar. Özetle insanlık, tanımadığı düşmanla uyun sürecini yakalamaya çalışıyor. 

Bu sürecin, maddi ve manevi etkileri elbette olacak. Tarihte tüm salgınlar, ciddi dönüşümlere neden olmuştur. Hatta kara veba salgını, Hristiyanlıkta yeni bir mezhebin doğmasına neden olmuştur. Şimdi bu cümleyi böyle kurunca, kulağa nasıl basit geliyor. "Ne olmuş, yeni bir mezhep doğmuş," aman ne güzel. İşte öyle olmamış o iş. Martin Luter ve taraftarları ile Katolikler, otuz yıl boyunca birbirini öldürmüş. 
Bakınız ,bugün Amerikalı yetkililerin, son günlerde yaptığı Çin eksenli açıklamalar, sürecin ne kadar korkunç bir hal alabileceğinin ipuçları gibi. Korku senaryoları yazmayı sevmem. Bence umut hep vardır. Bu açıklamalar, kendini süper güç gören, dünyanın her yerinde ahkam kesen, insanların hayatları üzerinde kendince kararlar alan bir devletin, minicik bir mikrop karşısındaki acziyetini gizlemek için, "babalanması" da olabilir. Ama şu bir gerçek, bildiğimiz dünya değişiyor, başka bir hal alacak ve bizler bu değişimin tam göbeğindeyiz. "Balığın, hiç su görmedim" demesi gibi, biz bu değişimi ne kadar fark ederiz, bu süreçte bize neler olur, bilemem. Yaşayıp göreceğiz. Hani büyük bir bina yıkılınca, toz bulutu kalkar. Bir süre hiçbir şey görünmez ya. İşte o durumda dünya. Büyük bir bina yıkılıyor. İşin kötüsü, bir binanın tam dibindeyiz. Yıkıntıdan sadece üstümüz başımız toz olarak mı kurtulacağız yoksa kafamıza gözümüze moloz parçaları gelecek mi, şu an bunu kestirmek zor. 

Günlük hayatlarımız mı, elbette onlarda değişiyor. Ama hayat her zaman yolunu bulur. Aziz mübarek Ramazan geldi geçiyor, bir misafir ağırlayamadık. Bunu dert ediyorken, eşimin karakoluna iftar yemeği gönderdim salı günü. Akşama kadar mutfakta, iftar hazırlığı yapmak nasıl iyi geldi, anlatamam. Şekli değişse de, yaşam bir şekilde yolunu bulacak. Yeni alışkanlıklar, yeni tatlar keşfedeceğiz. Belki torunlarımız, bizim normal dediğimiz şeyi hiç bilemeyecek. Kendi normallerini geliştirecekler. 

Çağın insanı, bence her yaşta ergen kafasındaydı. Hani ergenler, "büyüdük biz" modunda gezerler ama hayatın sorumluluğunu üstlenmek konusunda hiç gönüllü olmaz ya. Günümüz insanı işte tam bu hal üzerine yaşıyor. Hangi yaşta olursa olsun. Bakın etrafınıza kırk, elli hatta yetmiş yaşında ergenler görebilirsiniz. Sağlık Bakanımızın yaptığı basın toplantılarında, gazetecilerin sorduğu soruları takip ederseniz, ne demek istediğimi daha net görürsünüz zannımca. Bazı sorular karşısında Sayın Bakan, gülmekten kendini alamıyor. Ama acı bir gülüş. halimiz çok trajikomik. 

Gelelim üniversite sınavı isyanına. Bence bu isyan toplumun; ergen anne babalar ve ergen evlatları ile verdiği ,vereceği bir sınava dönüştü, dönüşüyor. Arkadaşlar, iki milyondan fazla bir insan grubunu gireceği bir sınavdan söz ediyoruz. Siz bunu temmuzun sonunda yaparsanız, eylüle nasıl sistemi yetiştireceksiniz. Bu sınavlar okunacak, Hemde bir kişi için tek değil iki sınav. Bu gençler tercih yapacak. Bu tercihler değerlendirilecek, şehir dışında okul kazananlar, oralara gidip, kalacak yer ayarlayacaklar veeeee eylülde okullar başlayacak. Bir ayda tüm bunların aksamadan yapılması mümkün mü, Allah aşkına. Ayrıca öne çekilen bir sınav tarihi yok. bir haftadan daha fazla ötelenen bir sınav tarihi var. Hem de, gençler hiç kusura bakmasın, mart, nisan, mayıs üç aylık müfredat sınavda yok. Bu süreçte ben en az 2 yazılı yapacaktım, herkese en az bir kitap okutup, değerlendirmelerini isteyecektim. benim dersimden proje konusu alanlar, nisanda onları getirecekti. Tüm bu baskılar yok. Bizler, öğretmenleri sadece bir whatshap mesajı uzaklarındayız. Eba'dan canlı sınıflarda çatır çatır ders işleniyor, soru çözülüyor. Yani yalnız değiller. Zor zamanlar insanların karakterlerini ortaya çıkarır. Çoğu 18 yaşına gelmiş, hukuki ehliyeti olan insanlar bunlar. Rica ediyorum sorumluluktan kaçmayalım. Çanakkale Savaşında, bizim Kayseri Lisesi, mezun verememiş. Ülke genelinde daha pek çok okulda durum böyle. Bu insanlar taş mıydı, kaya mıydı. Bunların psikolojileri bozulmuyor muydu acaba. Allah aşkına şımarıklığı bırakalım. 
Genç umuttur. Rahmetli Necip Fazıl'ın anlatımıyla; 
"kim var! " diye seslenilince, sağına ve soluna bakınmadan, fert fert "ben varım! " cevabını verici, her ferdi "benim olmadığım yerde kimse yoktur! " duygusuna sahip bir dava ahlâkını pırıldatıcı bir gençlik..

İhtiyacımız işte bu. Biliyorum varlar, tanıyorum çoğunu. Umudum onlardan yana. 

"Güzel günler göreceğiz çocuklar, güneşli günler" inşallah. 
Selametle.... 

18 Mar 2020

Ağaç Ev Sohbetleri 30



Selamlar
Malum günden korona virüs. Ağaç ev sohbetleri de gündemi takip etti.
Gerek medya, gerek sosyal medyanın ilk ve neredeyse tek konusu bu ara virüs hazretleri. Gelip hayatlarımızın tam ortasına yerleşti. Bu süreçte yetkili kişilerin yaptığı açıklamaları takip etmek, üzerimize düşeni yapmak insan olmanın gereğidir.

Karantina yurtlarından kaçma girişiminde bulunanları duyunca inanamadım. Bu ara malum virüs odaklı espiriler gırla gidiyor. O şakalardan biri sandım. Ama gerek toplumun, gerek hukuk sisteminin oy verebilirsin, aile kurabilirsin, yani “ehliyet sahibisin efendi” dediği bir grup insan, karantinada tutulduğu yerden firar ediyor. İnanılır gibi değil. Bence bu insanları süreç bittiğinde normal yaşantısına geri döndürmemek lazım. Kanaatimce akli melekeleri cidden hasarlı bu arkadaşların. İnsan içinde normal normal dolaşmasınlar. Devlet bununla ilgili tedbir alsın. Annemin böyle garip tipler için bir tanımlaması vardı, “deli desen deli değil, akıllı desen hiç değil” yani arkadaşlar tanımsız annemin deyimiyle. 😊

Başta bu serzenişimi dile getirmem gerekiyordu. Ama hafta başından beri yaşadığımız süreç bana çok farklı şeyler düşündürüyor. İç sesinizi duyar gibiyim. “geliyor yeni bir komplo teorisi” diyorsunuz değil mi? 😊  
Yok yok sakin olun bende bir komplo teorisi yok. Allah inancım bana diyor ki “vicdansızın biri bile neden olsa bu salgına Rabbim bize bir şey anlatmaya çalışıyor.” Benim derdim onu anlamaya çalışmak. Zaten işin uzamanı pek çok kişi bunun biyolojik silah olma özelliği göstermediğini düşünüyor. Çünkü biyolojik silahların öldürücü etkisi yüksek bulaşma riski düşük olurmuş. Hem hedef kitleye zarar verebilsin hem çok yayılmasın biyolojik silahların amacı budur. Bu şekilde üretilir, diyor uzmanlar. Bence mantıklı. Ama dediğim gibi velev ki öyle bile olsa, Yaradan bizi uyarıyor. “Bir dur, evine dön, önce bedenini temizle, sonra otur tefekkür et. Bu şekilde ruhunu da temizle. Çok kirlendin “ diyor bence.

Ellerinizi iyi yıkayın diyor. hepinizin elinde mazlumun kanı var.  Hem sadece kişisel temizlik yetmiyor. Hani şu sadece “kendine müslüman” olanlar var ya, onlara da diyor ki, kurtulacaksanız hep birlikte hareket etmek zorundasınız. Birlikte hareket etmezseniz kurtuluş yok. Yani Suriyeli, Afganlı, Pakistanlı, Doğu Türkistanlı, ateşlerde yanarken, onların altlarından vatanlarını, üstlerinden evlerinin çatısını çekip alırsanız, sizi evlerinizden çıkamaz hale getiririm. Bir araya gelip güzel şeyler yapmazsanız, aranıza mecburen en az bir metre mesafe koymak zorunda kalırsınız diyor.

Salgın öncesi dünyayı hatırlayalım. Birbirini boğazlamak için “bir Sırp gencinin, Avusturya-Macaristan veliahtını vurmasını” bekliyordu. Kaldı mı o gerilimlerden eser. Herkes canının derdine düştü. Umarım dünya yaşadıklarında ders çıkarabiliyordur. 

Umutsuz olmak bize yakışmaz. İnsandan umudu kesmem ben. Güzel günler mutlaka gelecektir. Kendi adıma o günleri görmeyi umuyorum.


Bu korona gündemi beni de etkisine aldı sanırım. Şehit yavrularımıza verdiğim sözü unuttum geçen yazımda. Çok mahcubum. Cuma kardeşe dua etmeyi ihmal etmeyelim olur mu. 
Sağlıcakla kalın. selametle...

4 Mar 2020

Ağaç Ev Sohbetleri 27



1) Kimsin sen? Kendini ne kadar tanıyorsun? 

2) Sahi, nasıl tanırız kendimizi? Nasıl buluruz hayattan ne istediğimizi? 

3) Ne kadar gerçekten "ben" olabiliriz acaba? 

Selamlar!

Bu hafta ağaç ev sohbetleri, gelip bir köşe taşında durmuş. Din ve felsefenin binlerce yıldır sorduğu en kadim soruda. İnsanın kendini araması ve mümkünse bulması yolculuğu, sanatın her türlüsünü de ilham olmuş. Felsefe belki “arkhe arayışı” yani “varlığın ana maddesi nedir?” sorusu ile başlamıştır. Ama çok kısa süre sonra insanı kendine konu olarak seçmiştir. “Kendini bil” diyen Sokrates, öğrencileri ile beraber kendini bulma yolculuğu yapmış. Sonu yetmiş küsür yaşından sonra bir bardak baldıran zehri olsa bile “savunmayı” okuduğunuz zaman görüyorsunuz ki o bu yolculuktan çok memnun kalmış.

Çağdaş filozoflardan Edmund Husserll’i “insan için en bilinmeyen fenomen kendisidir” diyor. Ayrıca “insanın en önemli felsefi yolcuğu, kendini bulma yolculuğudur” diyor.

Sartre “insan önce varolur. Özü sonradan ortaya çıkar” diyor. Hatta “bu özün ortaya çıkmasında ona etki eden hiçbir güç yoktur. Kişi kendi yapıp etmeleri ile kendi özünü oluşturur. Kendini inşa eder” demektedir.

Konuyla ilgili, felsefe tarihinde beni etkileyen ve hemen ilk anda aklıma gelen filozoflar ve fikirleri bunlar.

"Kimsin sen" sorusuna cevap vermek için ömrü tamamlamak lazım. O yüzden “rahmetliyi nasıl bilirdiniz? sorusu, “kimsin sen” sorusunun cevabı bence. Çünkü insanın “tamam ben oldum demesi” yaşarken imkansız. Üniversiteyken Ziynet Hocamız vardı.  Cemil Meriç’in görüşlerini inceleyeceği bir bitirme tezi hazırlamaya karar vermiş danışman hocasıyla. Rahmetli o zamanlar hala sağ. Hocaya mektup yazıp, durumu izah etmiş. Desteklerini beklediğini yazmış. Hocadan gelen cevap müthiş. “Kızım ben hala yaşıyorum, yarın kalkıp tüm söylediklerimin aksini iddia edebilirim. O zaman senin çalışman boşa düşer. Sen vefat etmiş bir hocamızı seçersen daha kalıcı bir eser bırakmış olursun. Çünkü rahmetlilerin bu dünyada kelamları bitmiştir.”

Günümüz insanın kendini tanımak dedikleri şey çoğu defa egolarını keşfetmek oluyor. Kendi nefislerinden gelen istek ve arzuları ne kadar yerine getirebiliyorlarsa o kadar “kendileri” olduklarını zannedip, birde üstüne “maske takmıyoruz, olduğumuz gibiyiz” diye mutlu oluyorlar.  Epiküros, “kişinin midesini değil, aklını ve gönlünü besleyen hazzın, gerçek haz olduğunu” söyler. Yani sevdikleri için, kendi zevklerinden vazgeçebilen insan, ezik değildir. kimliksiz değildir. Bilinçli bir tercih olarak, sevdikleri mutlu olsun diye özel zevkinden taviz veriyordur. Bu hal onu sadece yüce gönüllü yapar.

Kendi gibi olamayanlar, riyâkârlardır. Göz boyamaktan, olduğundan farklı görünmekten mutlak bir çıkarı vardır ve bu beklenti kişiyi ikiyüzlü yapar. Allah esirgesin.

Yunus Emre’nin;
İlim ilim bilmektir.
İlim kendin bilmektir.
Sen kendini bilmezsin,
Bu nice okumaktır.
Derken belirttiği “kendini bilme” hali aslında “haddini bilme” halidir. Altı üstü bir fani olduğunu unutmamaktır. Allah'ın yanındaki üstün makamından sonra, “lanetlenmiş ve kovulmuş şeytan” olan İblis, bu rezil hale benlik davasından, haddini bilmediğinden düşmüştür.
Sokrates’in “kendini bil” ifadesiyle Yunus’un “kendini bilmek” ifadesi bu anlamada özdeştir.

Rabbim hepimize haddi aşmadan tamam edeceğimiz ömür nasip etsin.


Bu güzel evlat, bizim buradan Kayseri’den Ali Taşöz. Rabbim şehadetini kabul etsin. Makamı âli olsun. Fatiha’mızı esirgemeyelim dostlar.

Selametle..